Fatiha Üzerine Mülahazalar - 5

'es-Sırat': Bu kelimenin başında harf-i tarif vardır. Bu harf-i tarif, ya 'ahd' içindir ki 'es-Sırat' belli yol demektir. Öyle belli yol ki; bizden evvel milyonlarca sâlih insan, binlerce peygamber ve yüzbinlerce veli o yoldan geçmişlerdir. İşte الصِّرَاطَ böyle belli ve herkesin anlayacağı bir yoldur. Veya 'cins' için olur ki o zaman 'Şehrâh','ale'l-ıtlak geniş bir yol','herkesin yürüyebi-leceği bir yol' mânâsına gelir.

'Sırat' kelimesindekiص 'Sad' harfi esasen س 'sin'dir. Fakat ر'nın tefhîmi ve ط 'tı' harfine itbâk için ص haline gelmiş ve صراط 'Sırat' olmuştur. Hz. Osman'ın cem'ettiği Kur'ân'da ve cumhûrun re'yinde صراط 'sırat' da ص 'sad' vardır.

الصِّرَاطَ 'Sırat' kelimesi, inişli çıkışlı, bazen dar, bazen geniş, geçmesi, aşması zor bir yol ma'nâsına gelir. İnişiyle, çıkışıyla bazen dar, bazen geniş keyfiyetiyle sanki bize, Allah'ın rızasına giden ve geçilmesi çok zor olan bir yolu ve cehennem üzerine kurulan ve insanların cennete girmek için muhakkak üzerinden geçmekle mükellef oldukları 'sırat'ı hatırlatmaktadır.

Burada istidradî (anti parantez) bir hususa temas etmekte fayda var. Kur'ân-ı Kerim'in ma'nâsını tam anlayabilmek için kelimelerin ma'nâlarını, onlara dayalı yan ma'nâları, mâsadak oldukları hususları ve delâlet ettikleri cihetleri anlamak şarttır. Bunlar bilindiği zaman Kelâmullah'ın herbir âyeti, gökteki bir sistem veya bir yıldız gibi uzaktan uzağa bize göz kırpmaya başlayacaktır. Ve biz, Kur'ân'ın büyüklüğünü o zaman daha iyi anlayacağız. Osman Gazi, Kur'ân kaşısında sabaha kadar el-pençe divan duruyor, Hz. Ebu Bekir sabaha kadar gözyaşlarıyla onu okuyor, Hz. İkrime her gün onu yüzüne gözüne sürüyor 'Rabbi'min Kelâmı' diye inliyor ve Kur'ân'a karşı tâzimat ve tekrimatta bulunuyorsa, bunları sırf zarfa yapılan tâzim şeklinde anlamak doğru değildir. Belki onu, Kur'ân'ın kelimelerindeki derinlikte, mânâlarındaki vüs'âtte ve Allah kelâmı olması mânâsında aramak gerekir.

Allah Hakîm'dir. O kendisini bize anlatırken:

حم * تَنزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (Câsiye, 45/1,2; Ahkâf, 46/1,2) diyor. Yani '(Dikkat edin size esrarengiz bir şey anlatacağım.) Bu Kur'ân-ı Mu'cizu'l-Beyân, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiş bir kitaptır.' Demek ki Allah (cc) kâinatı hikmetle yarattığı ve her şeyde bin faide ve maslahat gözettiği gibi kelâmında da bin hikmet gözetmiştir. Öyleyse derinlemesine Allah'ın kelâmına ne kadar dalınırsa yeridir. Zirâ, her kelimenin altında çok mânâlar vardır. Binaenaleyh biz

الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ derken işte bu nokta-ı nazardan kelimeleri derinlemesine ele alıp tahlil etmemiz icâb ediyor.

Mevzûmuz olan âyette الصِّرَاطَ tâbiri kullanılıyor. Halbuki Arapça'da bu kelimenin müradifi çok lafız vardır. Meselâ: Sebîl, tarîk ve menhec gibi. Neden acaba, diğerleri değil de sırât kelimesi seçilmiştir. Ayrıca 'müstakîm' kelimesinin yerine 'müstevî' , veya bu ma'nâya gelen başka bir kelime seçilebilirdi. Fakat öyle olmamış da, müstakîm kelimesi kullanılmıştır. İşte Hakîm olan Allah'ın hikmet dolu kitabında bu kelimelerin tercihi iyi anlaşılmalıdır ki, murâd-ı İlâhî de idrak edilebilsin...

Kur'ân-ı Kerîm, bir kelimeyi söylerken ilk defa o kelime, bulunduğu yer itibariyle bir mânâ ifâde etmektedir. Bir de şâmil olduğu pek çok mânâlar vardır ki, bunları Arapça'da; takyît, tahsîs, ta'mîm, ıtlâk şeklinde ifâde ediyoruz. Bazen olur ki, o kelime çok şümûllü ma'nâları ifâde ettiği halde, bir mânâya tahsîs etmemiz icâb eder. Bazen de olur ki, onu ta'mîm etmemiz, umûmî mânâlarıyla mütâlâa etmemiz gerekir. Onun için الصِّرَاطَ المُستَقِيم dediğimiz zaman umûmî mânâsıyla mı, husûsî mânâsıyla mı, ıtlak adı altında mı, yoksa bir kayıtla mı ifâde edeceğiz? Bunları anladığımızda bir taraftan Allah'a karşı kulluğumuzun, bir taraftan hidayet talebimizin ve bir taraftan da cemaat halinde yaşamamızın, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerine dayalı olduğunu göreceğiz.

الصِّرَاطَ المُستَقِيم nin tefsirinde şu ma'nâları görüyoruz: Mu'tedil yol, hak yol, şerîat, İslâm, Allah Resûlü ve Ashâbı'nın yolu, cennet yolu ve cehennem köprüsü... Bütün bu ma'nâları Resûl-ü Ekrem (sav) çeşitli hadîs-lerinde ifâde buyurmuşlardır. Ezcümle İbn-i Hâtim'in, Hz. Ali'den rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte Efendimiz 'Sırât-ı Müstakîm: Kitabullahtır' der. Böylece kul 'Allah'ım beni Kendi kitabına hidayet et, Kur'ân'ındaki makâsıdı anlamaya muvaffık kıl' demiş oluyor. Öyleyse bu açıdan اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ Kur'ân-ı Kerîm'dir ve kul, Kur'ân-ı Kerîm'i istemektedir. Keza Ahmed b. Hanbel ve Tirmizî'nin yine Hz. Ali'den rivayet ettikleri hadîste: وهو حبل المتين * وهو الصِّرَاطَ المُستَقِيم *وهو العزيز الحكيم

'Kur'ân-ı Mu'cizu'l-Beyân hablü'l-metindir, insanlar için bir sırât-ı müstakîmdir. O İzzet ve hikmetle dolu hakikatlar mecmuasıdır'37 denilmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki 'Sırat-ı Müstakîm' Azîz ve Hakîm olan Allah'tan bize gelmiş, yani ötelerden elimize uzatılmış nurânî bir iptir. O'na tutunduğumuz ve Allah'tan, Kur'ân'a tutunmayı istediğimiz zaman saadete erecek, insanî semâlara çıkacak, insanî rüşdü elde edecek ve Allah'ın tevfîkine mazhar olacağız. Yine hadîste ifâde edildiği gibi 'Sırat-ı Müstakîm' Allah kelâmıdır. Kul, O'nunla makâsıd-ı İlâhî'yi anlayacak, muktezâsıyla hareket edecek ve Allah'ın lütfuyla, cennete girme hakkını kazanacaktır. Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği ayrı bir hadîs-i şerifde Nevvâs b. Sem'ân Hazretleri Allah Resûlü'nün şöyle buyurduklarını naklediyor:

ضرب الله مثلا صراطاً مستقيماً وعلي جنبتي الصراط سوران, فيهما أبواب مفتحة زعلي أبواب ستور مرحاة وعلي باب الصراط داع يقول: يا أيّهاالنّاس! أدخلوا الصراط جميعا تتفر جوا وداع يدعو من جوف الصراط فإذا أراد يفتح من تلك ألآبواب قال: ويحك لا تفتحه فانك ان تفتحه تلجه والصراط الإسلآم والسوران: حدود الله تعالي والابواب المفتحت: محارم الله تعالي وذالك الداعي علي رأس الصراط كتاب الله عزّ وجلّ واداعي فوق الصراط واعظ الله في قلب كلّ مسلم.

'Allah Sırat-ı Müstakîm'i size şu misalle anlatıyor: O, inişli çıkışlı bir köprü ve bir yoldur. Ve o köprünün kenarlarında sur ve sınırlar, bir de dışarıya açılan kapı ve pencereler vardır. Kapıların üzerinde de örtülmüş örtüler mevcuttur. Her kapının yanında birisi: ‘Ey İnsanlar! Doğru yola girin ve zinhar eğri-büğrü yaşamayın' demektedir. Bir de köprünün üzerinde birisi vardır ki, o da, insan o kapılardan birisini açıp dışarıya çıkmak ve dışarıya bakmak istediği zaman; ‘sakın kapıyı açma', der. Dikkat edin sırat ve o inişli çıkışlı yol, İslâm'dır. Etrafındaki surlar Allah'ın tayin buyurduğu şeriat sınırlarıdır. O kapılar da muharremâttır. Allah'ın yasak ettiği şeylere o kapılardan çıkmakla girilir. (Onun içindir ki hadîslerde, ahir zamanda çıkacak Deccal ve Süfyanı görmek üzere başını dışarıya çıkaran kimselerin boynuzları çıkacak ve bir daha kafalarını içeriye alamayacaklar şeklinde zayıf da olsa rivâyetler var... Yani insan başını şeriatın sınırları dışına çıkardığı zaman bir daha içeriye alması belki de çok müşkül olacaktır. O kapılar Allah'ın haramlarıdır.) Sırat üzerinde bağırıp çağıran ve doğru yola girilmesini emreden, Kur'ân-ı Mu'cizu'l-Beyân'dır. Sırat üzerinde seslenen ise Müslümanın vicdanıdır.'38

Vicdan, Allah'ın yasak ettiği şeylerin mahiyetindeki çirkinliği görerek hep tiksinti duyar. Küfür ve dalâlet içinde bulunan bir kalbin kalak ve ızdıraplarını ancak o hisseder. Evet insan dalâlete, küfre başını uzatacağı zaman daima vicdanının iniltisini duyar. Öyleyse siz bir taraftan Kur'ân'ın nidâsına kulak verin, beri taraftan da vicdanınızı dinleyin. Kur'ân'ın ışığı altında, Allah'ın size misâl olarak irâd buyurduğu sırat üzerinde sağa sola inhiraf etmeden, harama açık kapılardan başınızı dışarıya çıkarmadan, Allah'ın çektiği o perdeleri kaldırmadan, yasak sınırına yaklaşmadan bu yolu katetmeye çalışın..!

Ard arda arzettiğim bu hadîs-i şeriflerden anlaşılıyor ki, Sırât-ı Müstakîm dediğimiz zaman maksad ve murâd-ı İlâhî neyse, bizim burada düşündüğümüz bu kelimenin delâlet ettiği mânâlardan ancak tâlî bir mânâdır. Biz de bunu medlûlün sıfatlarından bir tanesi olarak kabul ediyoruz.

Evet, Sırat-ı Müstakîm'in bir ma'nâsı şerîattır; biz اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ derken 'Allah'ım bizi şeriata ulaştır' diyoruz. Bir ma'nâsı da İslâmiyettir.

Bu mânâya göre de الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ اهدِنَــــا 'Allah'ım bizi İslâmiyet'e ulaştır' demektir.

Üçüncü bir mânâsı doğru yoldur. اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ ile 'Allah'ım bizi doğru yola ulaştır' denmek istenmektedir. Ve nihayet Sırat-ı Müstakîm, mu'tedil kimselerin, mu'tedil yolu demektir.

Bu mânâda da اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ derken 'Bizi ifrat ve tefrite düşmeyen kimselerin yoluna ulaştır' demekteyiz.

Binaenaleyh ilk bakışta اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ ile birbirine muhalif taleblerde bulunuyor gibi görünse de, aslında burada birbirinden farklı şeyler istenilmemektedir. Zirâ burada ıtlâk, takyîd, ta'mîm veya tahsîs mes'eleleri bahismevzûdur.

Sırât-ı Müstakîm, doğru yoldur. İslâm ve şeriat da doğru yoldur. Ve bunların hepsinde ifrat ve tefritten korunmuşluk vardır. Öyleyse bunlar birbirini tamamlayıcı kelimelerdir. Yani İslâm veya şeriat deyince zaten bu kelimenin içinde doğru yol, ifrat ve tefritten uzaklık kasdolunmaktadır. İslâm, en doğru yoldur. Çünkü O, Allah'ın kanunlar mecmuasıdır. Allah'ın çizdiği çizgiden başka doğru yol düşünmek, doğrunun ne demek olduğunu bilmemenin ifâdesidir.

Mes'eleyi bir başka ifade ile anlatacak olursak: Sırât-ı Müstakîm doğru ve geniş bir yoldur. O, ne tarîk, ne sebîl ve ne de menhectir. Sırât-ı Müstakîm, bir taraftan doğru bir şehrâh, herkesin gideceği bir yol, bir taraftan da vicdânî bir mânâdır. O, bizim fikir ve meyillerimizi, üzerinde cereyan ettiği esaslarla bizi tam muradımız olan hayra sevkeden, ilmî-amelî, nazarî-fikrî apaçık bir yoldur.

(13.Sayı Temmuz, Ağustos, Eylül 1991)

[fontrengi=#FF0000>Yazar:[/fontrengi> Hikmet IŞIK
Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 18-12-2008
3,417 kez okundu
Block title
Block content