Buradasınız

Fatiha Üzerine Mülahazalar - 4

Allah'a karşı kulluk, çaplı insanların işidir. Ferd tek başına değil, ancak dayandığı, itimat ettiği ve bağlandığı cemaatla beraber Allah'a takdim ettiği zaman, Allah'ın azametine uygun bir kulluk takdim etmiş olacaktır. İşte kul, ihtiyaçlarını, aczini,fakrını anladığı böyle bir anda :اهدِنَــــا المُستَقِيمَ الصِّرَاطَ demek suretiyle imdadât-ı Sübhaniyeyi intizar içinde yardımı sadece Cenâb-ı Hak'tan istiyor. İsterken de, kendisi için en önemli yardımın ne olacağını bilemediğinden, Allah (cc) Rahmetinin eseri olarak ona en evvel istemesi gerekeni ta'lim ediyor ve kuluna اهدِنَــــا المُستَقِيمَ الصِّرَاطَ demesini öğretiyor.

Zira insan, Cenâb-ı Hakk'ın hidayeti olmadan ne ferdî ve ruhî hayatını düzene koyabilir ne de ailevî ve ictimaî hayatını. Bütün bunlar Allah'ın hidayetine vabestedir.

İnsan ruhunun tahlil ve incelenmesi; zaaf ve faziletleriyle onu anlama, beşerî kıstaslarla yapılınca, netice daima hatalı ve eksik olacaktır. Halbuki bu mevzûda ölçü olarak ilâhî prensipler kabul edildiği takdirde, hakikat anlaşılıp idrak edilecek ve ruha ait karanlık kalan kısımlar da gün ışığına çıkıp aydınlanacaktır.

Aile yapısı da ilâhî prensiblere göre ayarlanmalıdır. Aksi düşünce ve faraziyelerin, aile hayatını ne hale getirdiği herkesin ve her kesimin malumudur.

Gerçek cemiyet de, hakiki ma'nâsıyla ancak ilâhî prensipler muvacehesinde kurulabilir. Zira ittifak ancak ve ancak Hudâ'dadır. O'nun dışında temin ve tesis edilen ittifaklar, geleceği olmayan gizli ve korkunç ihtilaflardır.. dolayısıyla da böyle ihtilaflarla kurulmuş bir cemiyete cemiyet denemez.

İşte bütün bu aksaklıkların giderilip, en uygun ve münasip olanın keşfedilebilmesi için Cenâb-ı Hakk'ın hidayeti zaruridir. Onun içindir ki, bizler, O'ndan bizi yolların doğrusuna hidayet etmesini istiyor ve اهدِنَــــا المُستَقِيمَ الصِّرَاطَ diyoruz.

Hidayet, çok muhtaç olan insana, bütün ihtiyaçlarına kâfi gelecek şekilde Allah'ın cevap vermesidir. "İhdi" kelimesi arapcada emr-i hazırdır. Emirler, yukarıdan ve büyükten, bir fiilin meydana gelmesini cebren gerektiren cümlelerdir. Yani bir talebin emir olabilmesi için, o talebin yukarıdan ve büyükten gelmesi ve aynı zamanda bir fiilin yapılmasını zaruri kılar mahiyet arzetmesi lâzımdır. Eğer bu aşağıdan yukarıya, küçükten büyüğe bir talep şeklinde olursa, buna recâ ve duâ denir. Ve yine bu talep emsal arasında cereyan ederse ona da iltimas adı verilir.

"İhdi" kelimesinde bu üç şekilden ikinci husus bahis mevzûudur. Yani aşağıdan yukarıya, küçükden Büyükler Büyüğüne bir duâ ve yakarış, bir reca ve niyazdır. Biz, ihdi ile kendi hakkımızda istediğimiz şeyi başkaları için de istiyoruz. Hidayet, insanı, matlûbuna tatlılıkla iletme, ulaştırma, tutup götürme, hatta icabında neticeye kadar beraber bulunma, ma'nâsına gelir ki; tefsircilerin, delâlet-i gayr-ı mûsile karşılığı delâlet-i mûsile dedikleri de işte budur. Ma'nâsı şudur: Birisi tam matlûba ulaştırıyor, diğeri ise ulaştırmıyor. Allah tevfik ediyor. Yolunu gösteriyor. "Bu yoldan" gidersen Cennet'e varırsın, diyor. Bir de elimizden tutuyor, lutfediyor, göz açıp kapayıncaya kadar dahi bizleri arzularımızla, hislerimizle, kaprislerimizle başbaşa bırakmıyor. Buna da ulaştırıcı delâlet diyoruz. Bizi azdırmıyor, saptırmıyor, azıp sapmamıza meydan vermiyor.

"İhdina" kelimesini dilimize tercüme etmek istediğimiz zaman "Bize hidayet ver" sözü, yanlışlar arasında doğruya en yakın bir tercüme olur. "Bizi doğru yola ilet." sözü çok yavandır. Çünki hidayetin ma'nâsı sadece iletme değildir. Tatlılıkla insanı arzu ettiği şeyin yanına götürme, bazan da sonuna kadar beraber gitme ma'nâsındadır.

Halbuki iletme bunu ifade etmez. "Elimizden tut bizi şuraya götür." sözü de, hidayetin karşılığı olamaz. Bunda da, tatlılık mes'elesi ifâde edilememiş olur. Onun için hem tatlılık mes'elesini, hem elden tutmayı, hem de hidayetin onun nazarına arzedilmesi ma'nâsını, bir arada ifade eden اِهدِنَا kelimesine, verilse verilse ma'nâ olarak "Bizi hidayet et, bizi hidayete erdir." şeklinde bir ma'nâ verilebilir...

Hidayet, arapça olup, hem müteaddi hem de lâzım olarak kullanılır. Bunda da ince bir nükte vardır; o da bunlardan birisi vasıtalı, diğeri de vasıtasız hidayettir.

Bazen olur ki, hidayet için bütün vasıtalar hazır olduğu halde, insan hidayete eremez. Halbuki bazen, hiç de müsait olmayan şartlar içinde hidayete erilebilmektedir.

Hz. Nuh'un oğlu, bir Nebi ocağında doğup büyüdüğü halde, hidayetten nasibdar olamazken, Âzer'in evinde Hz. İbrahim, Firavun'un hanesinde de Hz. Musa yetişir ve birer büyük peygamber olurlar. İşte bütün bunlar bize vasıtalı ve vasıtasız hidayeti anlatmaktadır. Cenâb-ı Hakk, "Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır." O'nun hidayeti de böyledir. Ve O; bize namütenahi hidayet etmiştir.

Evvelâ: Ruhanî ve cismânî iradelerimizle muradlarımızı tevfik etmiştir. Evet, biz bir ruh bir de cisimden mürekkebiz. Bu cismanî ve ruhanî iradelerimizin tevfiki tamamen Allah'ın hidayetidir. Ruh ve cisim ayrı birer âlemdendir. Âdeta ruhun ayrı, cismin ayrı birer irade ve muradları ve ayrı birer temayüzleri vardır. Bu murad ve bu iradeyle insan, tamamen Allah'ın hidayetiyle bir araya gelmişdir. Ve insan huzur ve saadete gidecek yolu da ancak bunlarla kazanabilir.

Allah insanın aklî kuvvetiyle tabi kuvvetini tevhid edip bütünleştirmekle hidayet etmiştir.. Yoksa akıl tuğyan ederdi. Nice akıllı ve sağlam muhakemeli kimseler vardır ki bunlar, Allah, kitap tanımıyor ve Kur'ân karşısında firavunlukdan firavunluğa giriyorlar. Allah'ın, akıllarını hidayete erdirdiği kimseler hakkındaki hidayet ise, aklı matlûbuna, maksud-u mahbubuna ulaştırma şeklinde olmuştur. Ayrıca bizim, bir de tabiata dönük yönümüz, ma'nâ ve mahiyetimiz var. Allah {cc) bunu da matlub ve maksuduna ulaştırmış ve bizi bir ağaç, bir ' ot gibi yapmamıştır. Bu da Allah'ın ayrı bir hidayetidir.

Allah (cc) hakkı batıldan ayırmak suretiyle de hidayet etmiştir.

(1)وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ âyeti bu hususu anlatıyor. Hak ve batıl, fesad ve salâh apaçık gösterilmiş ve her iki yolun gösterilmesiyle insana hidayette bulunulmuştur. Allah (cc): (2) لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا buyurmakta ve insanları kendi yoluna hidayet edeceğini söylemektedir. Kitap ve Peygamberlerin gönderilmesi de hidayet şekillerindendir.

(3)إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ âyetiyle (4) وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا gibi âyetler bize daha değişik hidayet vasıtalarının olduğunu anlatırlar.

Bütün bunlardan anlıyoruz ki biz, zerreler âleminden canlılar âlemine, canlılar âleminden insanlık âlemine kadar her basamakta Allah'ın bir çeşit hidayetine mazhar olmuşuz. Bu noktada durup "Allah'ın insanlar hakkında hidayeti sonsuzdur." desek sezâdır. Vahiy, ilham, esrarın çözülmesi ve eşyanın hakikatinin ortaya çıkması, sâdık rüyalarla bir kısım hususların tebliğ ve telkin edilmesi gibi hususlar da, Allah'ın diğer hidayetleridir. Fakat bu hidayet nebî ve velilere ait olduğundan, hususîdir. Onun için herkes vahiyden ve ilhamdan istifade edememiştir.

Biz, اِهدِنَا derken bütün bu ma'nâları ihtiva edecek ve Cenâb-ı Hakk'ın âlemşümul terbiyesi içinde ve bir sürü eğri-büğrü yollar arasında, tek doğru yol olan İslâm'a hidayet edilişimizin nasıl büyük bir lütuf ve nimet olduğunu anlamaya çalışacağız. Evet zerreler âleminden canlılar âlemine kadar bir sürü berzah ve engellerden geçen bizler, daha sonra da, insanlık âlemine gelinceye kadar yine bir çok berzahlardan geçtik. Ancak bunların hiçbirinde bizim zerre kadar dahlimiz olmadı. Ve hep hidayet üzere bulunduk. Bizden çok daha akıllı ve kabiliyetli milyonlarca insan sapıklık içinde bocalarken, ayrı bir hidayet imdadımıza yetişti ve İslâm diniyle şereflendirildik: Varlığın en şereflisi, Hz. Muhammed (sav)'e ümmet olduk. Bunlar ve bunlar gibi Rabb'in sonsuz hidayeti karşısında, O'na tahmidat ve tesbihatımızı arz ediyoruz.

1. Beled, 10

2. Ankebût, 69

3. İsrâ, 9

4. Enbiyâ, 73

Yeni Ümit Dergisi (12.Sayı Nisan, Mayıs, Haziran 1991)

[fontrengi=#FF0000>Yazar:[/fontrengi> Hikmet IŞIK
Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 13-12-2008
3,124 kez okundu
Block title
Block content