Fatiha Üzerine Mülahazalar - 3

رَبِ 'Rabb' kelimesi masdardır. Allah öyle terbiye edicidir ki, O'nda terbiyenin dışında birşey göremeyiz. Tâbiri câizse sanki O terbiyenin tâ kendisidir. İnsan da terbiyede öyle yakınlık kazanmalı ki, âdetâ terbiyenin tâ kendisi olsun. Onu terbiye anlayışı içinde âbideleştirmek istedikleri zaman bu âbideye kim bakarsa baksın 'Vallahi bu terbiye anlatıyor' demelidir.

Onun içindir ki terbiyede en ileriye giden Hz. Muhammed (sav)'in sadece kulluğuna bakan kimse onda âdetâ Allah'ı müşahede ederdi. Şu söz O'nun için söylenmiştir:يَا مَنْ اِذَا سَجَدَ تَجَلّى اللهُ فِيهِ 'O Nebî ki secde ettiği zaman secdesinde Allah zuhûr eder.' O Allah'ı öyle ta'zim, öyle tekrîm eder ki, O'nun o vaziyetine bakan Allah var ve O'nun kalbi Allah'ın elinde tir tir titriyor derdi. İşte insan böyle bir terbiye ile yetiştirilirse, terbiyenin kendisi haline gelebilir.

Geldiği zaman da, en küçük daireden en büyük daireye kadar onun tesir ve atmosferi kendini hissettirir. Âile ve cemiyet bu anlayışa yavaş yavaş da olsa alışır ve bütünleşir. Bu durumda, söylenen sözler mâkes bulur, teklifler hüsn-ü kabul görür. Ve insan kendi mâhiyetinde tezâhür ve tecelli eden bütün Esma-i İlâhiye'ye tam ve câmî bir âyine olarak yaratılış gaye ve payesine erer. Zaten Cenâb-ı Hakk, kendisini insanda görmek için onu yarattı. İnsan, tam ma'nâsıyla O'nun isimlerine âyine olursa hakiki yakınlığı kazanmış ve böylece Cenâb-ı Hakk'ın terbiyesine kavuşmuş olur.

Bir ameliyeye tâbi tutulmadan, bir muamele görmeden ve tımar edilmeden neslin kurtuluşunu beklemek safdilliktir. Eğer bütün dünya nesillerinde bir kurtuluş, bir ıslah hali bekleniyorsa bu bizim kendi gayret ve iradelerimizle Allah'a teveccüh etmemiz şeklinde gerçekleştirilmeğe çalışılmalıdır.

Evet, Resûl-i Ekrem'in (sav) dediği, yaptığı ve olduğu gibi bir düzen kurmak istiyorsak O'nun gibi davranmak zorundayız. O, Bedir'de ellerini açtı ve: 'Allah'ım bu senin askerindir. Burada mağlup olursak kıyamete kadar artık Senin adını anacak olmayacaktır'1 diye yalvardı. O kadar ısrarla yalvardı ki, cübbesi sırtından düşerken farkında bile değildi. O, bu noktaya kadar irade ve ihtiyarıyla yapabileceği herşeyi yapmış ve tam kıvamında bir cemaatle Allah'ın huzuruna çıkmıştı. Ondan öte bütün himmetiyle ve inâyetiyle Allah'a dayanıyor: 'Allah'ım, ötesini sana havale ediyorum' diyordu. Ve Allah, Habîbi'nin imdadına koşuyor, O'nu teyit ediyordu. Artık insanlarla beraber o meydanda melekler at koşturuyordu. İşte böylesine bir yöneliştir ki, Allah'ın yardım ve muvaffak etmesiyle kötülüğü emreden nefislerimizin ve bütün kötülük emreden nefisler için çalışan şeytanlaşmış insanların başına melek kırbaçlarının inmesi şeklinde bir netice doğuracaktır.

Allah doğrudan doğruya işe vaziyet ve müdahale edecek ve O'nun terbiyesine uygun hareket ettiğimizden dolayı da böyle bir terbiye yaratacak ve bizi terbiyeli zümreler arasına katacaktır.

Allah'ın terbiye kanunları dışındaki terbiyeye terbiyesizlik denir. Evet, kemâle erdirmeyen ve insanı son oluş noktasına götürmeyen terbiye noksandır. Halbuki terbiye, bir bütün olmalıdır. Bir yol bizi insanın varacağı son noktaya götürmüyorsa o yol bâtıldır. Halbuki bir insanın varacağı en son nokta ise, onun, doğrulukta evc-i kemâle çıkması ve kâb-ı kavseyne ulaşmasıdır.

Muhyiddin İbn-i Arabî, Şam'da sokakta gezerken, bir şakînin darağacında asılmış olduğunu görür. Hemen onun yanına koşar ve gayz içinde bu adamı seyreden kimselerden birinin yanına sokulur ve sorar:

— Bunu niye astılar? Adam:

— Hazret, bu bir şakî idi, der. Tekrar sorar:

— Ne yapmıştı? Adam cevap verir:

— Eşkiyalık. İnsanlara musallat oldu, ırza, namusa saldırdı, adam öldürdü...

Bunun üzerine Muhyiddin İbn Arabî koşar, şakînin ayaklarını öpmeye başlar.

Etrafındakiler ona:

— Hazret, bu insanların en pest ve en aşağısıdır. Ne diye ayaklarını öpüyorsunuz? derler.

Cevap verir:

— Hayır, dediğiniz gibi değil. Her mesleğin bir müntehası, bir kemâli, bir son noktası vardır. Her meslek, meslek sahibini o noktaya sevkeder. Meslek sahibi o noktaya vardığı zaman kemâle ermiş, olgunlaşmış olur. Şekâvet mesleğinin son noktası da idam sehpasıdır ve bu zât mesleğinde muvaffak olmuştur. Onun için ayağını öpüyorum.

Hazretin vermek istediği bir ders vardır. Ve bu dersi en beliğ şekilde mücerred ile müşahhası birleştirerek vermiştir. Ve şunu demek istemektedir: Ey insan! Senin de bir kâb-ı kavseynin var. İnsan-ı kâmil olmak. Ve ey mü'min! Senin kâb-ı kavseynin ise Allah, Resûlullah ve Kitâbullah'ta fâni olmak ve nefsâniyetin itibariyle eriyip gitmek!.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ Besmele'de zikri geçen şu iki isim Fatiha'da tekrar zikrediliyor. Bunda da şu hikmetler düşünülebilir:

Birincisi: Mes'ele, fıkıh açısından ele alınırsa; besmele Fatiha'nın bir âyeti olmadığını işaretle böyle denilmiştir. Ve dolayısıyla, bu isimlerin burada zikri tekrar değildir.

İkincisi: Mes'eleye hikmet yönüyle bakacak olursak; sonsuz ve sınırsız isimlerin sahibi olan Allah (cc) kendini evvelâ 'Allah' ismiyle tanıttıktan sonra bu isimlerle insanın imdadına yetişiyor. Zira, Zât-ı Ulûhiyetin bütün kâinatta görülen vahîdiyet tecellisini bir beşerin anlayıp idrâk etmesi imkânsızdır. İşte bu azameti ve aklı boğan keyfiyetteki tecelliyi anlattıktan sonra, her ferdin kendi aynasında görüp kavrayabildiği tecellilerini nazara vererek O'nun sonsuz rahmeti zikredilmiştir. Bu isimlerin zikriyledir ki, insan kendi ruh aynasında kâinatı ve kâinatın delâlet ettiği Zât-ı Ulûhiyetin ma'nâsını anlar.

Üçüncüsü: Bir başka yönüyle de, اللهُ lafzından sonra bu iki ismin anılması, sakındırma ve korkutmadan sonra, teşvik ve rağbet verme ma'nâsını taşımaktadır. Zaten, Kur'ân-ı Kerîm'de, nerede bir terhib (sakındırma) varsa hemen bir terğib (rağbet verme) ve nerede terğib zikredilirse ardından onu bir terhib takip eder. Bu bir âdet-i İlâhi'dir.

نَبِّئْ عِبَادِىَ انِّى اَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ * وَاَنَّ عَذَابِى هُوَ الْعَذَابُ اْلاَلِيمُ

'Kullarıma haber ver. Ben Gafûr ve Rahîm'im. Ve yine haber ver. Benim azabım can yakıcı bir azaptır' (Hicr, 15/49, 50) âyeti bu mes'eleyi en güzel şekilde bir arada ifade etmektedir:

Devs'in Aslanı Ebu Hureyre (ra)'nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte, Allah Resûlü şöyle buyuruyor: 'Eğer mü'min, âlemlerin ötesinde kendisi için hazırlanan ukûbeti görseydi, Cennet'ten ümidini keserdi. Kâfir de, Rahmet-i İlâhi'nin genişliğini düşünseydi, Rahmet'ten ümidini kesmeyecek ve istifade etmeyi düşünecekti.'(2) Bu hadîste de terhib ve terğibin bir arada ele alınışını görüyoruz. Onun için 'Rabbülalemin' diyen Allah (cc), kâinattaki umum tasarrufatını anlattıktan sonra, insandaki hususi tasarrufunu da zikretmiş ve insanı ihmâl etmemiştir. Meselâ: يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاء كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ (Enbiya, 21/104) diyerek gökleri kitap sahifeleri gibi düreceğini ve buna muktedir olduğunu anlattığı Kur'ân-ı Kerîm'de; يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ (Enfal, 8/24) ve وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) gibi âyetlerle de hususi tasarrufu olarak, kişi ile kalbi arasına girdiğini ve insana şah damarından daha yakın olduğunu anlatıyor.

İşte Fatiha sûresinde de, اَللهُ (Allah) lafzıyla bütün isimleri kendinde toplayan Zât'ın tasarrufunu takdim etmesinden irkilen ve ürken insana, 'Er-Rahmân' ve 'Er-Rahîm' isimlerini zikrederek onlara ünsiyet ve kalplerine itmi'nan vermiş oluyor. Sanki insanın kulağına bu isimlerle şu ma'nâlar fısıldanıyor: O kadar korkup ürkme. İşin temelinde merhamet vardır. O, rahmetiyle sizi yaratmış ve yine rahmetiyle hayatınız için gerekli olan herşeyi sizler için hazırlamıştır. Ancak sadece dünya sizi tatmin edemez. Sizin için bir cennet var ve bir Cemâl-i Bâki'yi temâşâ da lâzımdır. O, Rahîmiyetiyle, sizler için bunu da müyesser kılacaktır. Bir vahşet ve yalnızlıktan sonra insanın içinde ılık bir ünsiyet hasıl eden bu iki kelime ne kadar mukaddes, ne kadar mübeccel ve Allah lafzından sonra bu iki ismin zikri ne kadar lüzumludur...!

Allah'ın merhameti daha çok yıkılmış, dilgir, perişan ve afetlere müptelâ bir insanın, o âfet, belâ ve musibetlerden kurtulup halâs olması, ona iyi ve güzelin takdim edilip verilmesi şeklinde kendini gösterir. İşte bu keyfiyeti, Rahmân ve Rahîm ifade eder. Binaenaleyh, mes'eleyi birinci cihetiyle ele alacak olursak, Cenâb-ı Vacibü'l-Vücûd azametle kâinatı çalkalıyor ve mevcudâtı yokluk âleminden varlık âlemine çıkarıyor; ikinci şıkta ise, Allahu Teâla Hazretleri var ettiği her şeye kâmet-i kıymetine uygun, hususi iltifatta, ihsanda bulunuyor ve herkesi nimetleriyle perverde ediyor.

Rahmân ve Rahîm kelimelerinin ruhunda, 'rikkat-i kalb' dediğimiz kalb inceliği, nefis meyli ma'nâları vardır. Yani rahmet ve merhamete muhtaç olanlara karşı, bir meyl-i nefsî, bir rikkat-i kalb ve bir şefkat olmaktadır. Ve sonra bu meyl-i nefsî, rikkat-i kalb ve bu şefkat saikiyle onlar hakkında düşünülmesi gereken düşünülür. Bazı tefsirciler, buradaki kalb rikkati ve nefsin meylini Zât-ı Bârî hakkında uygun görmediklerinden bunların lâzımını ve nimet vermenin sebebini düşünerek bu âyeti 'Allah, haklarında hayır murad eder' şeklinde tefsir etmişlerdir. Bunu biraz izah edelim:

Bizdeki rahmet birine karşı acıma, rahîmiyet ise nefsin meyli şeklinde tezahür eder. Kolu kanadı kırık, mazlum, mahzun, mükedder birini gördüğümüz zaman, elimizde olmayarak kalbimizde bir rikkat duyar ve ona karşı meylederiz. İşte müfessirler, zaaf ifade eden bu kelimeleri Allah hakkında kullanmayı uygun görmediklerinden diyorlar ki:

'Nefsin meylinin lâzımı, nimet vermenin sebebi hayır murad etmektir. Öyleyse er-Rahmân, er-Rahîm, insanlar hakkında hayır murad eden Allah demektir.' Fakat bu takdirde Allah'ın diğer sıfatları hakkında da bu şekilde düşünmek gerekir. Meselâ Allah'ın Basar ve Sem' sıfatları vardır. Allah Basîr ve Semi'dir. Yani Allah görür ve duyar. Bir kısım vasıtalarla meydana gelen görme ve duyma Allah'a isnad edilemez. Bizdeki görme, güneş şuaları yardımıyla ve bir mesafeye bağlı olarak meydana gelir. Ve bizim gördüğümüz şeyler olduğu gibi, görmediğimiz şeyler de vardır. Duymamız da yine bir kısım sebeplere bağlı olarak meydana gelir. Onun için bu sebeplerle meydana gelen görme ve duyma Allah'a isnad edilemez. İşte nasıl ki, bu şekildeki görme ve duyma Cenâb-ı Hakk'a isnad edilmez; öyle de, bizde nefsin meyli veya kalb inceliği olarak tezahür eden Rahmaniyet ve Rahimiyet de bu ma'nâda Allah'a isnad edilemez. Bizdeki nefis meyline ve rikkat-i kalbe mukabil, O'nda mukaddes olarak bu ma'nâlar vardır. O'nun görme ve işitmesi de tamamen bizimkinden farklıdır. Binaenaleyh, bu sıfatları mecaza verip, te'vil yapma, biraz tekellüflü olur ki, sonra Allah'ın binbir ismini te'vil etme lüzumunu duyarız. Onun içindir ki, biz 'Rahmân, Rahîm, Mü'min, Müheymin, Rezzak vs.' derken bunları Allah indindeki ma'nâlarıyla mütalâa ediyoruz.

Cenâb-ı Hakk eşyayı yoktan var edip, vücud sahasına getiriyor. Âdeta bize diyor ki, 'İsteseniz de istemeseniz de Rahmaniyetimle sizi var ediyor ve sizin için gerekli olan şeylerle varlık ve hayatınızı devam ettiriyorum. Rahmaniyetimle var ettikten sonra, Rahmaniyetimin kemâlini göstermek için; size Rahimiyetimle de bir irade veriyorum. İradenizi kullanmanıza ve kullandığınız iradenin çapına göre de ötede size mükâfat vereceğim. Siz, iradenizi kullanmakla bir şekle gireceksiniz; ve bu şekil, ahiret âleminde bir kısım nimetlerden istifade etmeye hazırlanmak demektir. Elverir ki sizler, kendi heva ve hevesinize uyarak benim rıza dairemin dışına çıkmayasınız. Aksi takdirde orada cezanızın daha ağır olacağını düşününüz.'

İşte Allahu Teâla kendisini Rahmân ve Rahîm olarak tanıtırken biz de, o Rahmaniyet ve Rahimiyetin altında bu ma'nâları seziyoruz. Bunu bir misalle açıklığa kavuşturalım: Müdebdeb, muhteşem bir saray ve bu sarayın içinde çeşitli varlıkların tenezzüh ve seyr û seyahatını sonra da bütün bu gezip dolaşanlara mukabil, saraya teşrifatçı, saray sahibine yâver bir zât düşünelim. Öyle bir yâver ki, tepeden tırnağa madalya ve formalarla tezyin edilmiş; sarayın en aziz varlığı olarak, her haliyle kendini hissettiriyor. Nereye gitse hüsn-ü istikbal görüyor, kime yönelse edeple emrine koşuyor, kime dönüp baksa haşyetle iki büklüm oluyor. O zaman anlarız ki, şehzâdeler gibi sarayın içinde dolaşan bu yâver, saray sahibinin yanında en aziz, en şerif ve iltifatına en çok mazhar olan bir zâttır. Ve yine anlarız ki bu zât, saray sahibinin merhamet ve şefkatine en çok mazhar olandır. Aynen öyle de, kâinat bir saray, insan o saray içinde en kerîm, en eşref bir yâver ve en kâmil şekilde Allah'ın Rahmâniyet ve Rahîmiyetine mazhar bir varlıktır. O bir ağaç veya şurada burada otla-yan dört ayaklı varlık değildir. Üstün bir seviyeye çıkarılmış, diğer varlıkların üstünde bir kısım ihsanlara mazhar edilmiştir.

Şimdi, hiç uygun mudur ki, bu kadar mazhariyetten sonra o gitsin, kendi şahsiyetine, kendisine lütfedilen şeylere münasip olmayan işlerle uğraşsın. Kısaca, pislikleri karıştırsın, kapının önünde uygun olmayan mahlûklarla; bitle, pireyle, fareyle, akreple, yılanla çiyanla meşgul olsun; üzerinde taşıdığı madalyalar, formalar ve saray sahibinin nazarında olduğuna hiç dikkat etmesin. Aksine böyle davrandığı takdirde hemen hükmümüzü verir ve deriz ki; bu zât, böylesine nimetleri düşünmeyerek, bu gibi âdi işlerle meşgul olmasının cezasını muhakkak görecektir. Bununla Allah'ın, Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin altında, insanın mazhar olduğu lütuflarla, yaptığı işlerin birbirine münasip olmamasının ve Allah'ın insanı muhatap olarak kabul etmesine mukâbil, insanın bu iltifatları değerlendirip değerlendirmediğini anlatmak istedik...

Fatiha hakkında Ebu Hureyre (ra)'nin rivâyet ettiği bir hadîsde Allah'la (cc) kul arasındaki bu münasebet ve paylaşma bize şöyle anlatılır: Fatiha'da Allah (cc) kuluyla konuşuyor ve şöyle buyuruyor: قَسَمْتُ الصَّلاَةَ بَيْنِى وَبَيْنَ عَبْدِى نِصْفَيْنِ. فَنِصْفُهَا لِى وَنِصْفُهَا لِعَبْدِى وَلِعَبْ مَا سَاَلَ 'Fatiha'yı ikiye taksim ettim. Yarısı benim yarısı kulumundur.' Kulالْعَالَمِينَ الْحَمْدُ ِللّهِ رَبِّ dediği zaman Allahu Teâlâ: 'Kulum bana hamd etti' der. Kul الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ dediği zaman Allahu Teâlâ: 'Kulum beni senâ etti' der. Kul مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ dediği zaman Allahu Teâlâ: 'Kulum beni yüceltti' der. Ve buraya kadar benimdir.

Kul إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ dediği zaman Allahu Teâlâ: 'Bu kulumla benim aramdadır' der. 'Sûrenin sonu ise sadece kulumundur ve kuluma istediği verilecektir' (3) der. İşte insan Fatiha'yı okurken bu münasebet ve paylaşmaya dikkat etmelidir. Kul: 'Allah'ım beni doğru yola hidâyet et; ifratın, tefritin ortası yola; şehvete düşürmeyeceğin, gazaba uğratmayacağın, cerbezeye atmayacağın yola... Akılsızlık içinde boğmayacağın, arzu ve isteklerden sıyırmayacağın yola...

Bunakların, akılsızların, hissizlerin yoluna girmekten beni muhafaza buyur. Nebilerin, sıddıkların, şehidlerin yoluna hidâyet eyle. Mağdubin ve dâllinden eyleme!' diyor. Allah (cc)'da: 'Bu kuluma aittir ve kulumun istediği verilecektir' cevabını veriyor. Artık, kul olarak biz de Mevlâ-i Müteâl'in karşısında daima bu paylaşmayı düşünerek, Rahmân ve Rahîm'in bizi giydirip süslemesi, boynumuza madalyalar asması, bizi prens haline getirmesi karşısında, mükellefiyet ve mes'uliyetimizi idrâk ederek ona göre bir vaziyet almaya çalışmalıyız.

KAYNAKLAR

1. Buhari, Megâzi, 4.

2. Müsned, III/334, 397, 48

3. Müslim, Salât, 38, 40. Ebu Davud, Salat, 132. Tirmizi, Tefsir, Sure 1, 1. Nesei, İftitah, 23 İbn-Mâce, Edeb, 52. Müsned, II/241, 285, 460.

Hikmet Işık; (8.Cilt Nisan Mayıs Haziran 1990)

Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 26-11-2008
3,245 kez okundu
Block title
Block content