Buradasınız

Fatiha Sûresi

Bu sûreye, muhteşem Kur'ân sarayının kapısını açan hüviyeti dolayısıyla "Fâtiha" isminin ve harika Kur'ân ağacının dalları, budakları, çiçek ve meyvelerinin asıl ve kökü olması itibariyle de "Ümmü'l-Kur'ân";"Ümmü'l-Kitab" ve "el-Esâs" isimlerinin verilmesi pek münasip düşmüştür.

Sûre, harflerinin seçimi, duraklarındaki âhenk, iç musikisindeki uyum ve mânâ derinliğindeki üstünlükle tam bir hârikadır. Bu surenin ayetleri ve cümleleri hatta kelimeleri arasındaki mantıkî bağın güzelliği dikkatle takip ederek elle tutulur şekilde fark edenler için çok cazip ve çok çarpıcıdır. Bu yazıda, inci gibi incelik dizilmiş ve işlenmiş edebi nakışlar, enginleşen mânâ derinlikleri imkân nisbetinde gösterilmeye çalışılmıştır. Bazen (na'büdü'nün nun'unun elife tercihinde olduğu gibi) harf tercihlerinden doğan incelikler, ifade ettikleri mânâlar itibariyle nefes kesecek hüviyettedir.

Sırât-ı müstakim'in mâhiyetinin izahı ise, tutum ve davranış olarak bütün faaliyetlerimize ölçü getirecek seviyededir. Hidayet ve dalâletin, keza gazaba uğramanın Kur'ân'da veciz şekildeki ifadesi altında yatan gerçekler, değişik yönleri ile birer birer ele alınmıştır.

Fatiha sûresi, Kur'ân-ı Kerimin ilk süresidir. "Bir yeri veya bir şeyi açan" mânâsına gelen fâtih sıfatından isme nakledilmiştir; sonundaki tâ nakl veya mübalağa belirtir, yoksa te'nîs alâmeti değildir. Kur'ân'ın -tabir caizse- mukaddimesi durumunda olduğundan Fâtihatu'l-Kitâb veya el Fâtiha, bu mübarek sûrenin adı olmuştur(1).

Yirmiden fazla ismi, daha doğrusu vasfı vardır. Bu da onun pek şerefli olduğunu gösterir(2).

Diğer sûrelerin aslı, kökü, tohumu ve Kur'ân'ın hülâsası durumunda olduğundan Ümmü'l-Kur'ân, Ümmü'l-Kitâb, el-Esâs; başlı başına yeterli olduğundan el-Vâfiye, el-Kâfiye; Arş-i ilâhînin altındaki hazineden indirilip(3) kelimenin tam mânâsıyla ulvî mânâlar hazinesi olduğundan el-Kenz; namazın her rek'atinde ve daha birçok vesile ile tekrarlanan yedi ayetli bir sûre olması itibariyle es-Seb'ul-mesânî, namazda okunması vacib olduğundan Sûretu's-Salât, hastalıklara şifâ olması itibariyle eş-Şifâ, eş-Şâfiye bu sürenin isimleri arasındadır.

Tam olarak inen ilk sûre olup Mekke'de ve risaletin başlangıç döneminde nazil olmuştur(4).7 ayettir.

Besmeleyi müstakil bir ayet saymayanlar صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ kısmını bir ayet sayarlar. İmam Şafiî'nin de aralarında bulunduğu birçok zevata göre Kur'ân'da sûrelerin başında yazılı besmeleler hem Fâtiha'da hem de diğerlerinde sûrenin ilk ayetini teşkil eder, dolayısıyla namazda cehren okunur. Hanefiyyeye göre sûre başlarındaki besmeleler sûrelerden birer cüz olmaksızın, Kur'ân'ın müstakil bir ayetidir, namazda sirren (içten) okunur. İmam Mâlik'e göre, Neml sûresinin 30. ayeti dışında, Kur'ân'dan olmadığından namazda sirren dahi okunmaz(5).

İslâm ibâdet hayatının esası olması hasebiyle müminler bu sureyi her gün en az on yedi defa okumakla mükelleftirler, "Fâtihasız namaz olmaz" (6).

Fasılası م ve ل harfleridir. Ayet sonlarında durulduğunda, yüksek bir mûsiki değeri olan bu harfler, medd-i ârız sebebiyle, yâ harf-i meddin 2 ilâ 4 elif miktarı uzatılması sayesinde, şevk verici bir âhenk sağlarlar. Nitekim Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Fâtiha'yı, her ayet sonunda durarak okurlardı(7).

Biz, bu konuların tafsilatını tefsir kitaplarına havale ederek sûrenin, her müminin mutlaka bilmesi gereken veya bilmesinde fayda bulunan mânâ tarafı üzerinde, makale çerçevesinin imkân verdiği ölçüde durmak istiyoruz.

Besmeledeki rahman ve rahîm vasıflarının delâlet ettiği nimetlere biz kullar اَلْحَمْدُ لِلَّهِ "hamd Allah'a mahsustur" diyerek şükürle mukabele ediyoruz(8).

Bazı müfessirler اَلْحَمْدُ لِلَّهِ 'dan önce "şöyle deyiniz" anlamına gelen bir قولوا fiilinin mukadder olduğunu belirtirler.(9)

Hamd için zaman ve mekân zarfı zikredilmeyip istimrar ifade eden isim cümlesi kullanılması ve istiğrak lâmı, bütün hamdlerin evvelen ve bizzat O'na ait olduğunu gösterir.

Müteâkiben bu hükmün delili olarak "Hamd Allah'a mahsustur; çünkü Rabbü'l-âlemindir; çünkü rahman rahimdir ve çünkü dîn gününün mâlikidir" buyurulur. Hüküm vasfa terettüb ettiğinden burada sıfatlar, bu istihkaka liyakatinin sebebini bildirirler(10).

Böylece bütün mekânlar, bütün zamanlar, bütün mahlûklar ve bütün nimetler O'nun olduğundan, bütün hamdlerin de O'na ait olması gerektiği vurgulanmış olur. "Allah" lafz-ı celâli diğer bütün esmâ-yı hüsnânın mânâlarını gerektirip kendinde toplayan Ulûhiyyetin alem-i hassıdır. Bununla beraber, bu icmali bir nebze açıklamak üzere Ulûhiyyetin başlıca hususiyetlerini ihtiva eden belli başlı vasıflar gelir.

Rabb: O'nun fiilî sıfatlarına, hükmünü yürütmesine, bütün mahlukları yaratıp ihtiyaçlarını vermesine, onları kemale erdirip idare etmesine delâlet eder. Rabbu'l-âlemîn: bütün eczasıyla bütün âlemlerin ve hususiyle, hepsine üstün olan akıllı varlıkların yegâne Rabbi demektir.

Rabb: bir şeyi, kademe kademe kemâline eriştiren, yani terbiye eden" anlamınadır.

Rabbü'l-âlemîn denince, her insan, kendi görebildiği kadar olsun, zihninden bütün âlemlere bir resmi geçit yaptırınca, terbiye kanununun ve muazzam bir rubûbiyyetin asarını müşahede eder.

Sadece şunu düşünse ki, kendisi, gözle görülemeyecek kadar küçük bir hücre iken, halden hale geçirilerek, rubûbiyyet mucizesi olarak yeryüzünün halifesi makamına getirilmekte, matlub olan geçit resminden sonra, dünya sahnesinden kaybolmaktadır. İradesiyle gelmeyen, iradesiyle varlığını sürdürmeyen ve iradesiyle gitmeyen insanlar ve diğer mahluklar, mütemadiyen her gün akıp akıp gidiyorlar.

Rabbü'l-âlemîn, yarattığı her mahlûk için bir kemal noktası tayin etmiş ve oraya yükselmesi için ona bir meyil vermiştir. Her mahlûk, o noktaya doğru giderken, o uzun seferinde kendisine yardım eden, zararları giderip engelleri kaldıran, işte bu ilahî terbiyedir(11).

Halbuki "Rabb" yerine hâlık veya başka bir vasıf kullanılsaydı bu maksud hasıl olmazdı. Diğer taraftan, Hâlık'ı kabulde fazla ihtilaf yoktur, ama varlığı devam ettiren rubûbiyyeti, birçok insan inkâr etmektedir. Kur'ân ise rubûbiyyeti vurgulamak istemektedir.(12)

İslâm geldiğinde dünya, çeşitli inanç, felsefe, efsane ve evham yığını ile dolu idi. Hakla batıl, dinle hurafe, efsane ile felsefe birbirine girmişti. Bu sebepten Kur'ân, Allah teâlânın sıfatları ve O'nun mahlûklarla münasebetlerini vazıh bir şekilde bildirmeye büyük bir ihtimam göstermiştir. Halis tevhid, şümullü Rubûbiyyet itikadı; gerçekliği, güzelliği, sadeliği ve insan fıtratına münâsip düşmesiyle, kalb için olduğu kadar akıl için de büyük bir rahmet olmuştur(13).

Rahmân: ihsan, kerem, şefkat ve lütfe dair esmaya delâlet eder. Rahîm ise, zâtî rahmetin, mahlûklara taallukunu belirtir(14). Adalet, hâkimiyet, kimsenin hakkını kimsede koymama, dilediği gibi tasarruf ve yönetme fiillerine ise Mâlik (veya öbür kıraatteki Melik) ismi delâlet eder.

Bu dört kudsî vasfın muktezaları iyice düşünülürse yaratma, öldürme, rızıklandırma, lütuf, kahr, adalet, mağfiret vb. bütün fiili sıfatlara delâlet ettiği anlaşılır(15). Cenâb-ı Allah, böylece tazim sebeplerinin tamamına sahib olarak âdeta: "Ey akıl sahipleri! Ulûhiyyetimi ikrar, ubûdiyyetinizi ilan ederek, sırat-ı müstakim isteyiniz ki Ben de cennete yerleştirinceye kadar sizi koruyup felaha kavuşturayım" buyurmaktadır.

Mâlik-i yevmi'd-dîn, ilahî rahmeti ifade eden bir önceki vasfın neticesidir. Zira kıyametin koparılıp ebedî saadetin gelmesine en büyük delil rahmettir. Nimeti nimet yapan, ancak âhiret hakikatidir. Daha başka mânalara da gelen dîn kelimesinin Fâtiha'da iki muteber mânâsı vardır: "işlerin karşılığı" ve "mâruf dîn". Böylece dîn günü, işlerin karşılığının verileceği veya dînin bildirdiği hallerin gerçekleşeceği zaman parçasıdır. Allah, hem dünyanın hem de âhiretin Rabbi olduğu halde, "dîn gününün mâliki" vasfındaki tahsis şöyle izah edilir:

1- O gün, dînin bildirdiği hakikatler tam mânâsıyla zuhur edeceği için Allah'ın, izzetini perdelemek gayesiyle hikmeti icabı yarattığı zahirî sebepler nizâmı kaldırılıp her şeyin gerçek mahiyeti ortaya çıkarılacağından "dîn gününün tek mâliki" buyurulmuştur.

2- Maksad. o günün ehemmiyetine dikkat çekmektir.

3- Dünyada insanların da zahirî malikiyetleri vardır. Ama o gün bu da zail olacak, Allah'ın hükümranlığı tam bir zuhurla müşahede edilecektir(16). Dünyada yapılan işlerin mükafat ya da ceza olarak ahirette karşılığını verecek Mâlik-i yevmi'd-dîne inanmak, insanları, geçici hayatın ilcaatının esiri olmaktan kurtaran pek mühim bir esastır. İnsanlık Hakk'a ve halka hizmet külfetinde, uğrunda fedakârlığa değen bir saadet diyarını hergün seyretmedikçe, yeryüzünde, Allah'ın emrettiği mükemmel nizâma göre bir toplum hayatı kurulması mümkün değildir(17).

Sûredeki ilk vakf-ı tâmma kadar bu hakikatler bildirildikten sonra, muhataba şevk veren bir iltifat üslûbu ile(18) gaibden hitaba geçilerek kuldan: "yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden medet umarız" demesi istenir. Bu, zımnî (mahzûf) "şöyle deyiniz" emriyle olur(19).

Bir tefekkür silsilesi neticesinde yüce vasıflarını anladıktan sonra, Allah'ı, âdeta görüyorcasına, kul. O'na hitabetme makâmına çıkarılır. إِيَّاكَ نَعْبُدُ demekle insan, dünyada mevcut her türlü şirk çeşidini terk ettiğini ilan eder(20).

Rubûbiyyetin matlub sıfatları zikrolunduktan sonra, mükemmel ubudiyetin nasıl olması gerektiği böylece formülleştirilir. İbadet, hudû ve tezellülünün en ileri derecesidir(21).

Şer'î ubûdiyet, insanın, ruhen ve cismen, zahiren ve batınen, bütün mevcudiyetle yalnız Allah'a yaptığı, şuurlu bir taat ve kurbettir.(22)

Bu ayeti iyi anlayıp yaşamak, insanın en mühim tarafı olan kalb hayatını şifaya kavuşturur. Bu tedavi şu altı cüzden oluşur:

1 - Yalnız Allah'a kulluk

2- O'nun emri ve izniyle hareket

3- Başka heva ve heveslerle hareket etmemek

4-İnsanların re'y ve tahakkümleriyle hareket etmemek

5- O'na kullukta Kendisinden yardım istemek

6- Şahsının veya mahlûkların güç ve kuvvetine dayanmamak. Şifa bulmayanın, bunlardan birinde noksanlığı var demektir(23).

Bu ayet, kul ile Rabbi arasında bir akit durumundadır.

Kendisine halis bir ubûdiyyet ve teslimiyet gösteren insana Allah, dünyada yardım ve hidayeti, ahirette ise cenneti, -hikmet ve rahmet eseri olarak- taahhüt etmektedir. Bu ayet, insanı, mahlûklara esaretten kurtaran hürriyetin kaynağı olduğu gibi toplum hayatına da büyük bir önem vermektedir.

Zira akit, "ibadet ederim, yardım dilerim" diye insanlardan tek tek değil, "ederiz" şeklinde cemi sîgasiyle istenmektedir.

Bu ayette cemaatle ibadetin faziletine işaret edilmektedir.

Fakat bu sevaba ermek için cemaatin teşekkül etmiş olması lazımdır.

Halbuki cemaat, kuru kalabalık değil, aynı ruhla hareket edebilen muntazam bir birlik demektir(24). Binaenaleyh cemaatin teşekkülü bir ruha ve içtimaî bir mîsaka bağlıdır. Allah her namazda bu içtimaî vicdanı eğitmek ve pekiştirmek istiyor. Bu mîsak da mezkûr ayetteki mukavele ile teşekkül edecektir.

Hak teala vicdanlarda bu içtimaî ruhu geliştirmek için, cemaatin her bir ferdini diğerlerini temsilen konuşturuyor.

Cemaatte temsil özelliği bulunmalıdır. Herkesin "ben" "ben" diye bağırdığı yerde, cemaat değil, kendi başına buyruk kimseler vardır. İnsan tek başına namaz kıldığında da, melaike ve mü'min insanlar cemaatine vekâlet ettiğini hatırlamalıdır.

Tefekkürünü biraz daha derinleştirirse mümin, iç içe şu üç dairenin merkezinde olarak bütün kâinatın ubudiyetini Rubûbiyyet dergâhına arzettiğini tasavvur edecektir:

1- Vücudundaki bütün âza ve zerreler cemaatinin

2- Melaike dahil bütün muvahhitler cemaatinin

3- O'nun Rabbü'l-âlemin olmasına mukabil bütün âlemlerin teşkil ettiği muazzam cemaatin; sözcüsü olarak küllî bir ubudiyet gerçekleştirecektir(25).

Cemaat namazına dahil olan mümin, kendi cüz'î, mütevazi ve kusurlu ibadetini, reddolunmayacak melaike, enbiya ve evliyanın niyazına ilhak ederek sunmaya cesaret ederken, o salih kulları da kendisine bir nevi şefaatçi yapmaktadır(26).

إِيَّاكَ نَسْتَعِين cümlesi, fiilin müteallakı göz önüne alınmaksızın veya müteallakı umumî takdir edilerek tefsir edilip şu mânâya gelir: "Ya Rabb! biz gerek Sana ibadet ve itaatimizde ve gerek diğer bütün işlerimizde ancak Senden medet umarız. Senden başka kimseden yardım dilenmeyiz. Seni tanımayan kâfirlerdir ki başkasından istiane ederler". Cenâb-ı Allah, Resulünün (a.s.m.) lisâniyle de, mümine yaptırdığı bu duâyı kabul buyurduğunu şöyle bildirmektedir: "Namazı (yani namaz sûresi olan Fatihayı) kulumla paylaştım, yarısı Bana diğer yarısı ona aittir. (Daha sonra ilk üç âyetin Allah'a, son üç ayetin kula ait olduğu bildirilip ortadaki bu ayet hakkında:) Kul إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ deyince Allah: "İşte burası Benimle kulum arasında müşterektir (ilk yarısı Bana, ikinci yarısı kuluma aittir) ve kuluma da istediği verilecektir" buyurur(27).

İşte böylece Fâtiha, Yüce Allah'ın zât, sıfat ve ef'âlini bildirdiği gibi O'nun kudsî ahlâkının da büyük bir nümunesini gösteriyor: Yoktan yarattığı bu mahlûkunu muhatap alıp, dünyada muvakkaten ihsan buyurduğu emanetlerini, o nimetlerin gerçek sahibi imiş gibi, yine onun için ebedileştirmek üzere ona taraf muamelesi yapıp hukuk tanıyarak mübadele ediyor(28).

Kul, Allah'ın râzı olduğu ubudiyeti yapıp dua makamına gelince, en mühim matlaba, yani sırât-ı müstakime hidayet istemesi bildiriliyor ki "hiçbir eğrilik ve meyil bulunmayan cadde, işlek geniş yol" olan Kur'ân yoludur. Bu tabirle, her türlü bozuk din ve ideoloji mücmel olarak reddedilir. Zira sırât-ı müstakim, hakkı bilmeyi, onu her şeye tercih etmeyi, ona teslim olup imkân nisbetinde onu hakim kılmak için gayret ve cihad etmeyi ihtiva eder(29).

Sırat-ı müstakîm, ifrat ve tefrit aşırılıklarından uzak, hayatın her sahasında muvazeneli hükümlere sahib olan İslâm dînidir. İslâm metodu, insanlığın râci olduğu şu üç temel faaliyeti, fert ve toplum plânında dengede tutmakla, sırât-ı müstakîmi gerçekleştirir: İnsana, menfaatlerini sağlamak üzere verilen kuvve-i şeheviyyenin (yani yemek, uyumak, cinsî hayat) ifratı fücur, yani helal haram demeden her şeyden istifade; tefriti humûd (isteksizlik), vasatı iffettir (helale isteği olup harama girmemek).

Zararları savmak için verilen kuvve-i gadabiyenin ifratı tehevvür, hiçbir şeyden korkmamaktır ki, bütün istibdat ve zulümler bunun eseridir. Tefriti cebanet, korkaklıktır. İtidali ise şecaattir ki dînî ve dünyevî haklan için canını feda edip meşrû olmayan şeylere karışmamaktır. Kuvve-i akliyenin ifratı cerbeze, yani hakkı batıl, batılı hak gösterecek kadar aldatıcı bir zekâdır. Tefriti gabavet, hiçbir şeyden haberi olmamaktır. İstikameti ise hikmettir ki hakikati bilip uymak, batılı bilip kaçmaktır. Demek ki sırât-ı müstakîm, ideal faziletler mihrakı olan iffet, şecaat ve hikmetin mezcinden hasıl olan istikamettir(30).

Nazari kalmayıp, realitedeki tezahürünü göstermek için sırat-ı müstakîmin, Allah'ın, hidayet nimetine erdirdiği nebîler (a.s.), sıddîkler, şehidler ve salihlerin yolu olduğu (krş. Nisâ sûresi, 69) bildirilir.

Mahûd şeyler hakkında kullanılan ism-i mevsûl الَّذِينَ onların, Hz. Âdem (a.s.)'dan beri her zaman tarih sahnesinde çoklukla mevcut olup beşerî karanlıklar içinde elmas gibi parlayan nuranî zatlar olduğunu ifade eder ve o cemaatin ittifakına kulak verip, sağda solda oyalanmadan onları hak yoluna girmeye teşvik eder. Ayetteki أَنْعَمْتَ "in'âm ettiğin" fiili, doğru yol nimetine eriştirmekten kinayedir. Demek bu nimet, mutlak nimettir. Bunu elde edince, diğer nimetler gölge gibi onu takib ederler. Böylece anlaşılır ki sırât-ı müstakime erdirmek: hem en mühim yardım, hem de en büyük nimettir. Hem de o zâtlara izâfe edilen bu cadde, onların kendi vaz'ları olmayıp ilahî bir vaz' ve nimettir, ama ona mazhariyet ve o yola girmeleri itibariyle "onların yolu" sayılmaktadır. Böylece insanları eğitmekte pek mühim bir yeri olan örnek ihtiyacı tatmin edilmektedir. Sırat-ı müstakimin ne olduğu belirtildiği kadar ne olmadığı da sûrenin son kısmında bildirilerek bu yolun, Yahudiler misillü mağdûb, Hıristiyanlar misillü dâllîn(sapkın)(31) olan yakın zıtlar gibi, öteki uzak zıtların da aşırılıklarından uzak olduğu gösterilmiştir.

Bazı âlimlerimizin ciltlerle tefsir yazdığı, Hz. Alînin ise "İsteseydim Ummu'l-Kur'ân'ın (Fâtiha'nın) tefsirine dair yetmiş deve yükü eser yazardım"(32) dediği bu bereket kaynağı sûrenin sunmaya çalıştığımız kısa tanıtmasından da anlaşılmış olacağı gibi Fâtiha-i şerife Kur'ân'ın hülâsasıdır. Kur'ân mükemmel bir vücud, Fatiha onun başı, Besmele ise o baştaki taçtır(33) Hülâsa oluşu, tabiînden beri hemen bütün tefsirlerce belirtilir). Fakat bu fikrin tatbiki hususunda, aralarında ufak farklılıklar bulunur. Biz şunu zikredelim: Kur'ân'ın esas maksatları tevhid, nübüvvet, âhiret ve istikamet (ibadet ve adalet) olmak üzere dörttür. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ ve إِيَّاكَ نَعْبُدُ tevhîde, صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ nübüvvete, مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ âhirete, الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ ise istikamete işarettir (35). Fatihada bu dört maksada başka işaretler varsa da biz bu kadarıyla yetinelim.

Şu halde Fatiha sûresi, Kur'ân'ın ve İslam'ın mükemmel ve ilahî bir hülâsasıdır.

Baş tarafında mebde' ve meada ait marifetullahı, İslâm dininin mevzusunu ve prensiplerini, ortasında Kur'ân ilminin asıl mevzu ve gayesini, yaratılışın en büyük kanunu olan "insanın, Allah'a müntesip ve ait olması" keyfiyetini, içtimaî ve hukukî prensipleri tebliğ ettikten sonra, üç ayette de hak yol olan İslam dininin efradını câmi, ağyarını mâni bir tarifini yapmış ve bunların hepsini, başındaki bir اَلْحَمْدُ لِلهِ cümlesine derc edip mer'iyyetini, Allah namına ilan eylemiştir. İslam'ı şöyle tarif ediyor: "Gadaba uğratmadan dalâlete düşürmeden, doğruca ve selâmetle Allah'a ve Allah'ın nimetlerine götürüp "el-hamdü lillah" dedirten ve bu sâfi nimetlere tam mânâsiyle ermiş, hakikaten mes'ud gayr-i mağdüb ve gayr-i dâll zevat tarafından takib edildiği tarihen sabit ve tecrübe ile bilinen, büyük, âşikâr hak yolu, istikamet yolu". Bu dîni benimsemenin ilk prensibi evvelâ Allah tealâyı tanımak, hakların, vazifelerin ve müeyyidelerin kaynağı olarak yalnız O'nun dînini bilmektir. Bu hususta amelî olarak tevfik taleb etmek sizden, hidayet Allah'tandır(36).

Fatiha, bu prensiplerin insanlığı ıslah ettiğine vakıayı da şahit gösterir. Peygamber efendimizin (a.s.m.) ve ashabının, sırat-ı müstakim sayesinde mazhar oldukları ilahî nimet ise bunun en aşikâr şahididir. Onun günümüzü de aydınlatamayacağını düşünmek, dünü aydınlatan güneşin bu günü de aydınlatacağını inkâr etmekten farksızdır. Binaenaleyh, Fatiha hakkında Peygamberimizin "Her hastalığın şifası"(37), ve "Kur'ânın en büyük süresidir(38) buyurmasına hayret edilmemelidir.

DİPNOTLAR

1. Âlûsî, Rûhu'l-meânî, 1,34.
2. Süyutî, el-İtkân, 1,151 - 154.
3. a.g.e., I, II
4. Beydâvî, Envârut-tenzîl. 1.4. Nesefî. Medârik. 1.4.
5. Elmalılı, Hak Dini, Kur'ân Dili 1.15-17: F. Râzî. Mefatîhu'l-ğayb. I.194: Beydâvi, 1.4
6. Bu mevzudaki hadisler için bkz. İbn Kesîr. 1.25-27; Cassâs. 1.13-17.
7. Suyûti, el-İtkân, I, III'de Ebû Dâvud ve Tirmizî'den.
8. S. Nursî. İşâratu'l-i'câz. s.15.
9. M. Şenkîtî. Edvâu'l-beyân. 1,101.
10. Beydâvî. 1.12; S.Yıldırım, Fatiha süresi tefsiri. s.21.
11. S. Nursî. Işârâtu'l-i'câz. S.16 Krş Taberi Câmiûl Beyan 1.62
12. F. Râzî. Mefâtîh. 1.180.
13. S. Kutub. Fî Zılâlil-Kurân. 1.16-17.
14. Bu iki vasıf hk. farkların tafsilatı için bkz. Âlûsi 1.58-66: S.Yıldırım. Kur'ân'da Tanrılık. s.103-10.
15. M. Abduh-R. Rıdâ. Tef. el-Menâr. 1.75.
16. İsârâtu'l-i'câz. s.17; S.Yıldırım. Fatiha süresi tefsiri. s.17-18.
17. S.Kutub, Fi Zilâli-Kurân. 1.18.
18. Beydâvî, 1-13. 19. Taberî. 1,61.
20. F. Râzî. Mefâtîh, 1.244-245.
21. Beydâvî. 1.14.
22. Elmalılı. 1,96.
23. Ibnu Kayyimi'l-Cevziyye. et-Tefsîru'l-kayyim. s.47.
24. Elmalılı. 1.110.
25. İşârâtu'l-i'câz. s.18.
26. F. Râzî. L.248-249.
27. Sahîhu Müslim. K.Salât. 38 ve dört ashâb-ı Sünen.
28. Elmalılı. 1.104-105.
29. Ibnu Kayyimi'l-Cevziyye. et-tefsiru'l-kayyim. s.49.
30. İşârâtu'l-i'câz. s.19-20: F. Râzî. 1.183.
31. Bu husustaki hadis-i şerif için bkz. Tirmizî. K.Tefsîr, Fatiha süresinin tefsirinde. M. A. Nâsıf, et-Tâc. IV. 37" (Ahmed Ibn Hanbel ve sahih diyerek İbnu Hibbân'dan), Taberî, i.185: Tefsîru'l-Menâr. 1.97.
32. Süyüti. el-İtkân. IV.200.
33. Elmalılı, 1.56.
34. Süyütî, el-İtkân, M. 318'de tâbîînden Hasanu'l-Basrî (r.a.) den.
35. İşârâtu'l-i'câz, s. 11 36. Elmalılı, 142-144
37. Süyütî, el-İtkân. iv.137'de Saîd İbn Mansûr ve el-Beyhakî'den.
38. Sahîhu'l-Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân, 9 ve dört ashâb-ı Sünen.

BİBLİYOGRAFYA

1. Kütûb-i sitte.
2. Taberî. Câmiu'l-beyân an te'vîli'l-Kur'ân. Kahire. 3.bas. 1378/1968. I.
3. Fahruddîn Râzî. Mefâtîhu'l-ğayb. Tahrân. 2. bas., c.l.
4. Beydâvî, Envâru't-tenzîl, (Şirbînî'nin hamişinde). Kahire. 1311. c.l.
5. Nesefî. Medâriku't-tenzîl. Kahire, 1385/1966. c. l.
6. İbnu Kayimi'i-Cevziyye. et-Tefsîru'l-kayyim
7. Süyütî. el-İtkân fi ulûmi'l-Kur'ân. Nşr. M.E.İbrahim. Kah., 1387. İ-1V.
8. M. E. eş-Şenkîtî. Edvâu'l-beyân fi îdâhi'l-Kur'ân. Riyad. 1403. el.
9. S. Nursî. İşâratu'l-i'câz. (Türkçe trc). Ankara. 1959. s.11-25.
10. M. Abduh - R. Rıdâ. Tefsûru'l-Menâr. Kahire. 4. bas.1373/1954. Kahire, c. l.
11. Elmalılı. M.H.Yazır. Hak Dini Kur'ân Dili. İstanbul. 1935.1.15-145.
12. Alûsî. Rûhu'l-meânî. Beyrut, (ofset bas.). I. 33-98.
13. S.Kütub. Fi Zılâli'l-Kuran. Beyrut. 3. bas.. tarihsiz, c. l.
14. Hasanu'l-Bennâ. Tefsîru Fâtihati'l-Kitâb, Beyrut. 1391/1972. s. 35-71.
15. Suat Yıldırım. Fatiha sûresinin tefsiri. Erzurum. 1979 (A. Ü. İslâmî İlimler Fak.), s. 1-26.

Yeni Ümit Dergisi: (1.cilt-temmuz-ağustos-eylül-1988)

Yazar: Suat Yıldırım

Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 11-11-2008
5,597 kez okundu
Block title
Block content