Buradasınız

Edebiyat ve Kur'ân

"Vallahi onun okuduğu sözden daha üstün söz olamaz! O, bir nurdur. Onun öyle bir tatlılığı var ki, sanki kökü çok verimli toprakta, bol sulu bahçelerde, yükselen dalları etrafa gür salkımlı bir hurma ağacı O!"

"Çünkü O, öyle büyüleyici bir sözle gelmiştir ki, O; evlâtla babanın, kardeşle kardeşin, koca ile karının, kavim ve kabilesiyle adamın arasını açıyor."

Arab'ın putperest şâirlerinden Velid bin Mugire, Nahl sûresinin 90. âyetini Peygamberimizden (sav) dinlediğinde duygularını böyle dile getirmişdi.

Bazı fikirler vardır ki, onların hiçbir ilmi değeri yoktur; temelleri yoktur. Bunlar, boş birer söz olmaktan öteye geçemezler. Tarihe de çocukça düşünceler gibi, birer hezeyan olarak geçmeye mahkûmdurlar. İşte, Kur'ân-ı Kerim'in tercümesinin, aslının yerine okunması fikri de bunlardan biri...

Kur'ân-ı Kerim'e bilindiği gibi, bir yönüyle sadece bu gözle baksak bile dâvâmızı doğrulayacak, birçok edebiyat bilgi ve metotlarıyla karşılaşırız. Önce mes'eleye dil yönünden yaklaşalım. Daha sonra edebî düsturların da beyanıyla mes'ele açıklığa kavuşacaktır.

"Bir milletin kullandığı dil, zannedildiği gibi bir çeşit değildir. Bir dili kendi arasında, edebî dil, fennî dil ve konuşma dili olarak üçe ayırabiliriz.
İlim dili, sadece açıklayıcı veya işaret edicidir: Gayesi işaret edenle edilen arasında tam bir uygunluk kurmaktır. İşaret tamamen keyfidir. Bu bakımdan kendine eşdeğer başka işaretlerle yer değiştirebilir"
(1).

"Edebî dil ise müphemliklerle doludur; kökü eskiye giden her dilde olduğu gibi, edebî dilde de eş ma'nalı kelimeler, gramerde hiçbir mantık ölçüsüne uyulmadan tamamen keyfî olarak, bazıları erkek, bazıları dişi sayılan kelimeler çoktur; edebî dil, tarihî unsurlar, hatıralar ve çağrışımlarla doludur"

(2). Bu sebeple, aynıdır diye, hiçbir kelime keyfî olarak atılıp, yerine yenisi konamaz.

Bir sözün, ma'nâ plânında, dört makamı vardır:

1) Kim söylemiş?
2) Kime söylemiş?
3) Ne makamda söylemiş?
4) Ne için söylemiş.

Bu sebepledir ki, bir âyetin tefsirinde, iniş sebebi, kimler için indiği, ne zaman indiği ehemmiyetli yer tutar. Bunları göze almadan, kelimelerin dar ma'nâlarının karşılıklarını vererek cümleyi kurmak, anlatılmak istenen şeyi anlatamayacaktır.

''Ayrıca edebiyatta kullanılan dilde, kelimeler yalnız, dış âlemdeki eşyayı göstermekle yetinmezler. Onların, yazarın yahut konuşanın ruhunu ve iç âlemini aksettirme hususiyeti de vardır"(3).

Buna üslup diyoruz. Üslup farklılığından dolayı Kur'ân-ı Kerimin âyetleriyle, Hazreti Peygamberin (sav) sözü birbirinden kolayca ayırdedilebilir.

"Buna göre hiçbir edebiyat eseri, bütün vasıflarıyla, bir başka dile aktarılamaz. Meselâ, türkçede okuduğumuz Faust, Almanca, aslındaki Faust değildir' (4).

Tercüme istediği kadar sadakada yapılsın, istediği kadar ses vasıflarının benzerliğine büyük ölçüde dikkat edilsin, hiçbir zaman, orijinale erişilemeyecektir."

Kur'ân'daki "elhamdülillah" cümlesini Türkçeye çevirmeye çalışalım; en kısa tercümesi şöyle olacaktır; Hamd (ki bu kelimenin de Türkçede karşılığı yoktur; onun için aynen alıyoruz) kimden yapılırsa yapılsın, kime yapılırsa yapılsın, ne zaman ve nerede yapılırsa yapılsın; bütün isim ve sıfatlarıyla bilinen, eşi ve ortağı olmayan Allah'a mahsustur.

İşte bu sadece küçük bir tercümedir; tefsir değildir. Şu halde yapılacak olan tercümelerin en azından bu keyfiyette olması gerekir ki, bu da ancak âyetin ma'nâsı hakkında bir fikir verebilir, yoksa daha cümlenin bütün ma'nâları verilmediğinden yine eksiktir.

Arapça, Hamd ve Allah kelimelerinin bu kadar ma'nâlara gelmesi kelimelerin ve cümlenin keyfiyetinden ileri gelmektedir. Görülüyor ki, tercüme için, kelimelerin karşılıklarını koyma hiçbir kelimenin tam karşılığı bulanamayacağı için- yeterli değildir.

"Müşahhas bir misâl olmak üzere Yahya Kemâl'in "Vuslat" şiirini düşünelim. Bunu bir başka dile aktarmanın güçlüğü hatta imkânsızlığı (şiirliğini bozmadan tabii) ortadadır. Çünkü hususiyetle bir şiir, seslerin karşılıklı alâka ve münasebetlerine dayanır."Vuslat" şiiri, yalnız bir ma'nâ varlığı değil, ondan daha önce bir ses varlığıdır. O, sahip olduğu bütün estetik vasıfları ile yalnız ve sadece Türk dili için bir varlıktır. Ayrıca Türk dili için de yalnız bu haliyle belli bazı değişiklikler yapmaya kalkar, ses yapısını bozarsak, onu ortadan kaldırmış oluruz."

"Edebî dil, yalnız bir beyânda bulunmaz; aynı zamanda okuyucuya da te'sir ederek onu ikna eder ve onda değişiklikler meydana getirir" (6).

Kur'ân-ı Kerim'in mucizelerinden biri ve başlıcası lisanındadır. Dil güzelliğine âşık ve dili güzel kullanmak için gayret sarfetmiş bir kavmi, lisanının musikisi ve taklit edilmezliğiyle hayran bırakan Kur'ân, baştan sona yumuşak fakat üstün telkin kudretiyle, tılsımlı bir musiki ile terennüm edilmiştir.

Kur'ân lisanının dış musikisi yumuşak seciler, yarım kâfiyeler, iç kâfiyeler ve alliterasyonlarla sağlanmış görünür. Aruz gibi müstesna bir vezin icad etmiş Arapça'nın uzun ve kısa hecelerin deki ses tezatları bu musikiyi güzelleştiren sebeplerdendir. Birçok âyetlerin sonunda, yumuşak bir kolaylıkla sıralanmış kâfiyeler, Kur'ân-ı Kerimi musiki sanatındaki ses tekrarlarıyla birleştirir. Tekrarlanan sesler, derin te'sirli bir âtıra güzelliğiyle hafızalardan silinmez bir âhenk üstünlüğü içindedir.

Kur'ân-ı Kerim'in Kevser, İhlâs ve Nâs sûreleri gibi son ve kısa surelerinde bu kâfiyeler çok aşikârdır. Ayrıca baştan sona, çeşitli kâfiye unsurlarıyla sesli, Rahman sûresinde görüldüğü gibi 78 âyet arasında 31 defa tekrarlanan "Febieyyi âlâi Rabbikümâ Tükezzibân" âyeti ile bir nakarat saltanatı içinde indirilmiş sûreler, bu musiki hamlelerinin açık örnekleridirler.

Ancak Kur'ân'ın yüksek telkin kudreti, söze ses sağlayan bu dış unsurlardan ziyade, Kelâm-ı Kadîmi boydan boya bir ses ve söz anlaşmasıyla duygu, bilgi, hikmet ve imanın birleşmesinden doğan üstün beste haline getiren, deruni musikidedir. İşte bu musikiyle Kur'ân'ı, dinleyenlerin gönüllerine aksettiren, sayısız büyük hâfızlar yetiştirmiştir.

Bilhassa Türkler arasında Kur'ân okumak, Öyle bir mânevi sanat seviyesine varmıştır ki, bu okuyuş güzelliği, Kur'ân'ın ma'nâsını anlamadan dinleyenleri bile, ma'nâsını anlayanlar ölçüsünde derin bir heyecan veya huzur âlemine ulaştırmış; sayısız insanlara sıcak ve samimi gözyaşları döktürmüştür.

Aynı ses değerleriyle, Kur'ân-ı Kerim, herhangi başka bir dile, telkin kudreti muhafaza edilerek, tercümesine imkân olmayan, bir terennüm lisanına sahiptir (9).

"Edebiyatta dilin imkânları çok daha dikkatli ve sistemli bir şekilde kullanılmaktadır. Kendi duygularını terennüm eden subjektif bir şâirin eserinde, günlük durumlarda gördüğümüz kişilerden çok daha tutarlı ve te'sirli bir ''şahsiyet" in varlığını görürüz. Bazı şiirlerde çelişkili sözler, birden fazla ma'nâya gelen, metin içindeki yerine göre ma'nâlar taşıyan kelimeler kullanılmakta ve hatta gramerde, isimlerin erkek ve dişi olarak sınıflandırılmasında ve fiil zamanlarında kasten mantıksızlıklar yapılmaktadır" (7).

Kur'ân-ı Kerim'in, Yusuf sûresinin 30. âyetinde, cemaatlaşmanın insan üzerindeki te'siri anlatılırken, kadınları dahi birlik halinde olduklarında cesurca hareket ettiklerine işaret edilmiş, hatta bir nevi erkekleştiklerine imâen, erkek zamiriyle gösterilmişlerdir. Takdir edilir ki, Türkçe de dâhil birçok dilde böyle edebî sanatlar yapılamaz.

"Senin için onu uydurdu diyorlar öyle mi? De ki: Öyleyse onun sûrelerine benzer uydurma bir tek sûre de siz meydana getirin. İddianızda samimi iseniz, Allah'dan başka yardımcılarınızı da çağırın. Yapamayacaksınız..!" (kk).

KAYNAKLAR:

1) Edebiyat Biliminin Temelleri, Wellek R., Warren A.. Çeviren: Prof. Dr. Ahmet Edip Uysal, Kültür ve Turizm Bak. Yay. 1983, s.23-26.

2) a.g.e.

3) a.g.e.

4) Sanat Antolojisi; Prof.Dr. İsmail Tunalı, Edeb. Fak.Yay.s.107.

5) a.g.e.

6) Wellek R.. Warren A.;

7) a.g.e.

8) İngard, Das Lit. Kunstw, s.55.

9) Banarlı, Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, c. l, s. l08

Yeni Ümit Dergisi (12.Sayı Nisan, Mayıs, Haziran 1991)

[fontrengi=#FF0000>Yazar:[/fontrengi> M. GURBET
Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 12-12-2008
4,218 kez okundu
Block title
Block content