Dünya Nimetleri Karşısında Kur'ani Ölçüler - Karun Kıssası Örneği

Allahü Tealâ (c.c.), tarih boyunca gönderdiği peygamberler ve peygamberlere indirdiği vahiylerle insanlığa dünya-âhiret mutluluğunun yollarını göstermiştir. Bu anlamda Kur'ân-ı Kerîm, ihtiva ettiği prensiplerle, insanlığa aydınlık ufuklar açan son İlâhî Kelâm'dır. Bu Kitap'ta, insanlığın azıp sapmaması, yolunu kaybetmemesi ve aldanmaması için sunulan mesajlar, farklı şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan Kur'ân-ı Kerîm'e baktığımızda, yapılması veya yapılmaması gereken tutum ve davranışlar, bazen açık bir emir ve yasakla bildirilirken, bazen de yapılan davranıştan dolayı insanın başına gelecek mükâfat veya ceza haber verilerek ortaya konmuştur. Çoğu kez de geçmiş ümmetlerde işlenen hatalar, günahlar ve bu günahlardan dolayı insanlığın başına gelen felâketler, mazinin derinliklerinden çıkartılıp insanlığa sunulmak suretiyle, Cenâb-ı Hakk insanlığı istikametli yola yönlendirmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de geçmiş toplumlarla ilgili anlatılanlara Kur'ân kıssaları diyoruz. Bu kıssalara, tarihte yaşanmış birer mücerret olay olarak değil de, birer insanlık vakıası olarak bakar ve kıssalardaki şahısların yerine her dönemde insan kendini koyar ve onları öyle okursa, ideal bir insan ve toplum inşasında ve Kur'ânî çizgide bir hayat için gerekli düsturların varlığı açıkça görülür.

Bu anlamdaki kıssalardan birisi de Kasas Sûresi'nde anlatılan Kârun kıssasıdır. Hz. Mûsâ'nın kavminden olan ve onun zamanında yaşamış bulunan Kârun, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine bol bol mal-mülk verdiği biriydi. Onun Hz. Musa'ya akraba olduğu da belirtilir. Fakat burada önemli olan onun hangi dönemde ve nerede yaşadığı değil, onun kendisine verilen zenginlik karşısında takındığı yanlış tutumun, hem kendisinin, hem de övünüp durduğu servetinin nasıl da yerin dibine batmasına sebep olduğu hususudur. Karun, elindeki malıyla gururlanmış, onu harcanması gerekli yerlere harcamamış, bununla da yetinmeyip, malın gerçek sabini de unutma gafletine düşerek, bunun kendi bilgi ve becerisi sayesinde olduğunu seslendirmiştir. Ancak çok kısa bir süre geçmeden yerin dibine batırılmış, ne malı, ne hazineleri kimseye yâr olmamıştır. Döneminde yaşayan ve onun malının gurur ve kibriyle sapıttığını gören akl-ı selim sahipleri onu uyarmış, ancak o bu uyarılara asla kulak vermemiştir. Neticede başına feci âkıbet gelmiştir.

Kur'ân'da bu kıssa şöyle anlatılmaktadır:

Yoldan sapanlardan biri olan Karun da Mûsa'nın ümmetinden olup, onlara karşı böbürlenerek zulmetmişti. Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, o hazinelerin anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir bölük zor taşırdı. Halkı ona: "Servetine güvenip şımarma, böbürlenme! Zira Allah böbürlenenleri sevmez" demişti. "Allah'ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mâmur etmeye gayret göster, ama dünyadan da nasibini unutma! (ihtiyacına yetecek kadarını sakla). Allah sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et, sakın ülkede nizamı bozma peşinde olma! Çünkü Allah bozguncuları sevmez." Karun, "Ben bu servete ilmim ve becerim sayesinde kavuştum." dedi. Peki şunu da bilmiyor muydu ki Allah, daha önce kendisinden daha güçlü ve serveti daha fazla olan kimseleri helâk etmişti? Ama suç işlemeyi meslek edinen sicillilere artık suçları hakkında soru sorulmaz. Karun bir gün, yine bütün ihtişam ve şatafatıyla halkının karşısına çıktı. Dünya hayatına çok düşkün olanlar: "Keşke bizim de Karun'unki gibi servetimiz olsaydı. Adamın amma da şansı varmış, keyfine diyecek yok!" dediler. Âhiret'e dair ilimden nasibi olanlar ise: "Yazıklar olsun size! Bu dünyalıkların böylesine peşine düşmeye değer mi? Oysa iman edip güzel ve makbul işler yapanlara Allah'ın Cennet'te hazırladığı mükâfat elbette daha hayırlıdır. Buna da ancak sabredenler nail olur." Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah'a karşı kendisine yardım edip, onu kurtarabildi, ne de kendi kendisini savunabildi. Daha dün onun yerinde olmaya can atanlar bu sabah şöyle dediler: "Vah bize! Meğer Allah dilediği kimsenin rızkını bol bol verir, dilediğinin rızkını kısarmış! Şayet Allah lütfedip de bizi korumasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vah vah! Demek ki gerçekten kâfirler iflah olmazmış!" Ama âhiret diyarına gelince: Biz orayı dünyada büyüklük taslamayanlara, fesatçılık ve bozgunculuk peşinde olmayanlara veririz. Hayırlı âkıbet, günahlardan sakınanlarındır. Kim iyilik yaparsa, âhirette ondan çok daha iyi bir karşılık görür. Kim kötülük işlerse, bilesiniz ki kötülük işleyenler ancak yaptıkları kötülük kadar ceza görürler. (Kasas 28/76-84)

Burada bizim üzerinde duracağımız husus, Kârun'a nasihat olarak söylenilen, ancak hadd-i zatında her dönemdeki insanın mutlaka bir hayat düsturu olarak kendisine alması gereken prensipler olacaktır. Zira herkesin, terbiye edilmesi gereken bir Kârun tarafı vardır ve insan, özellikle de zenginlik seviyesindeki servet sahipleri, ancak bu prensiplere sıkı bir şekilde tutunmakla kendilerini koruyabilir ve gerçek saadete ulaşabilir. Yukarıda mealini verdiğimiz âyetlerde de görüldüğü üzere bu prensipler şunlardır:

1. İnsan, sahip olduğu şeylerle övünmemeli, onları kendinden bilmemeli ve onlardan dolayı Allah'a karşı şükür içinde olmalıdır.

2. Eldekilerle âhiret yurdu gözetilmelidir.

3. Ancak bu arada dünyada insan için takdir buyurulan nasip de unutulmamalıdır.

4. Her şeyin Sahibi olan Allah'ın insana ihsanda bulunduğu, insan da başkalarına ihsanda bulunmalıdır.

5. Yeryüzünde bozgunculuk yapılmamalıdır.

Bu prensipler, her dönemdeki fertlerin ve toplumların, vazgeçmesi asla mümkün olmayan temel taşlarıdır. Tarihte bir fert olarak Kârun, nasıl bu prensiplere kulak vermeyip, kendi acı sonunu getirdiyse, aynı acı sonun her dönemde aynı davranışlar sergileyenleri de beklediği açık bir gerçektir. Bunları teker teker kısaca ele alalım.

Sahip Olunan Şeylerle Övünmeme

Âyette bu husus şu şekilde beyan edilmektedir: "..Servetine güvenip şımarma, böbürlenme! Zira Allah böbürlenenleri sevmez." İnsanın sahip olduğu bütün şeyler, aslında kendisinin değildir. Onlar, başka biri tarafından kendisine emanet olarak verilmiştir. Ancak, "nisyan" önemli bir özelliği olan insan, zenginlik, gençlik, beden güzelliği, soy-sop, evlât, ilim gibi sahip kılındığı birtakım şeylerin asıl kaynağını unutup, bunları kendisinin öz malı olarak görme yanılgısına düşebilir. Böyle bir düşme sonunda ise, kendini üstün görme, başkalarına karşı üstünlük taslama, böbürlenme ve gururlanma, onlara karşı saldırgan bir tavır alma, haklarına tecavüz etme gibi, hem Yüce Yaratıcı, hem de insanlar nazarında son derece çirkin bir davranışın içine girebilir.

Aslında insan kendisini, bu dünyada Cenâb-ı Hakk'ın bir memlûkü ve sahip olduğu şeyleri de kendisine emanet olarak bırakılan değerler olarak kabul etmesi gerekir. Emanet edilen şeylerle bir kişi, nasıl övünüp başkalarına caka satmıyorsa ya da satamıyorsa, sahip olduğu birtakım meziyetlerle de aynı yanlış davranış içinde olmamalıdır. Zira bunlar emanettir, emanete riayet etmek gerekir, riayet edilmezse bir gün onların asıl sahibi tarafından tekrar geri alınabilir, üstelik insan, emanete riayetsizlikten ceza da görür.

Azamet ve Kibriya, Yüce Yaratıcı'nın sıfatlarındandır. Bu konuda kim Allah Teâla'nın bu sıfatlarını kendi üzerine taşımak isterse, tarihte olduğu gibi aynı şekilde kıskıvrak yakalanır ve helâk edilir. İnsan, mütevazı ve alçak gönüllü olmalıdır. Zira: "Yüzü yerde olanlar, Hakk katında da, halk katında da sonsuz pâyelere ulaşırlar. Bunun aksine, burunlarını dikip böbürlenenler ve herkesi hakir görüp çalım satanlar ise, hemen her zaman halk tarafından istiskâle uğramış, Hakk tarafından da azaba çarptırılmışlardır." (Gülen 2001, 103)

Nitekim başka âyetlerde de Cenâb-ı Hakk, yeryüzünde kibirli davranmak, insanlar arasında çalım satarak hareket etmekten sakındırmış, bu türlü davranışların kötü olduğunu ve hoş karşılanmadığını beyan buyurmuş (İsrâ, 17/37-38), özellikle de elindekilerle övünüp duranları şu mükemmel temsillerle uyarmıştır:

İyi bilin ki, âhirete yer vermeyen dünya hayatı, bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır. Tıpkı o şu misaldeki gibidir: Yağmur iner ve bitirdiği ürün, çiftçilerin hoşuna gider. Ama sonra o ürün kurur, sen onu sapsarı kurumuş görürsün. Sonra da çerçöp haline gelir. İşte dünya hayatı da böyledir. Âhiret'te ise kâfirler için şiddetli bir ceza, mü'minler için ise Rabbileri tarafından bir mağfiret ve rıza. Evet, dünya hayatı bir aldanma metaından başka bir şey değildir. (Hadid 57/20)

Onlara şu iki kişinin halini misal getir: Onlardan birine iki üzüm bağı lûtfettik, bağların etrafını hurma ağaçları ile donattık ve bahçelerin arasında da ekin bitirdik. Her iki bağ da meyvesini verdi, hiç bir şeyi eksik bırakmadı. O iki bağın arasında da bir ırmak akıttık. O şahsın başka serveti de vardı. Arkadaşıyla konuşurken ona: "Benim, dedi, malım ve servetim senden çok olduğu gibi, maiyyet, çoluk çocuk bakımından da senden daha ilerideyim." Bu adam gururu yüzünden kendi öz canına zulmeder vaziyette bağına girdi ve: "Zannetmem ki bu bağ bozulup yok olsun; kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Bununla beraber şayet Rabbimin huzuruna götürülecek olursam o zaman elbet bundan daha iyi bir akıbet bulurum." dedi. Konuşma esnasında arkadaşı bu şahsa: "Ne o" dedi, "yoksa sen, senin aslını topraktan, sonra da bir damla meniden yaratan, bilahere de seni böyle tam mükemmel bir insan olarak yaratan Rabbini mi inkâr ediyorsun yoksa? Fakat Allah benim Rabbimdir, Rabbime hiç bir şeyi ortak sayamam. Benim servetimin ve çoluk çocuğumun sayısının seninkinden daha az olduğunu düşündüğüne göre, bağına girdiğinde: Maşaallah! Allah ne güzel dilemiş ve yapmış! Ondan başka gerçek güç ve kuvvet sahibi yoktur.' demeli değil miydin? Olur ki Rabbim senin bahçenden daha iyisini bana verir ve senin o bahçene gökten bir afet indirir de bağın kupkuru toprak kesilir; yahut bağının suyu çekilir de ondan artık büsbütün ümidini kesersin." Çok geçmeden, bütün serveti kül oldu... Sahibi bu halini görünce, bağın çökmüş çardakları karşısında yaptığı masraflarına, harcadığı emeklere acıyıp avuçlarını oğuştura kaldı! "Ah!" diyordu, "n'olaydım, Rabbime ibadette hiçbir şeyi ortak yapmamış olaydım!" (Kehf 18/32-42)

Kâinatın Efendisi de (s.a.s.), insanların dünyalık mallarıyla övünmelerinin akıllıca bir iş olmadığını, zira onların sadece buradayken yenip tüketilen birer meta olduklarını şu veciz ifadeleriyle bize bildirir:

Abdullah İbnu'ş-Şihhîr (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.s.) Elhâkümü't-tekâsür sûresini okurken yanına geldim. Bana: "İnsanoğlu malım malım der. Halbuki âdemoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka kendisinin olan neyi var?" (Müslim, "Zühd", 3, 4; Nesâî, "Vesâyâ", 1) buyurdular.

İnsan, mala güvenerek, servet biriktirerek, mal-mülk sevgisiyle dolarak, kibirlenip şımarmamalıdır. Elde ettiklerini kendisine bahşedeni unutarak, Cenâb-ı Hakk'ın nimetlerini unutan, bu nimetlere karşı gerekli hamd ve şükür görevini yerine getirmeyen azgınlar gibi, şımarıp kendinden geçmemelidir. Malın cazibesine kapılan, kalbini mal sevgisiyle dolduran, aklını hep onun için çalıştıran, elde ettiği bu servetle de küstahlaşıp Allah'ın kullarına karşı büyüklük taslayan kimseler gibi şımarmamalıdır. Sahip olduğu şeylerle şımarmamalı, onları kendi aslî malı zannetme gibi bir yanılgıya kapılmamalıdır. Böyle bir yanlışa düşmenin cezası, er-geç sahibini büyük bir felâkete götürecek ve dönüşü olmayan bir yola sürüklemiş olacaktır.

Şımaran Kârun'a, dolayısıyla servet sahiplerine sanki şöyle denmektedir: "Şımarmayın! Mala güvenme, servet biriktirme ve mal-mülk sevgisi ile dopdolu olmadan kaynaklanan kibre kapılıp büyüklenmeyin! Malı size bahşedeni unutmayın! Yüce Mevlâ'nın nimetini unutup, bu nimete karşı yapılması gerekli olan hamd ve şükür vazifesini hakkıyla yerine getirmeyen azgınlar gibi, şımarıp kendinizden geçmeyin! Malın cazibesine kapılan, kalbini mal sevgisi ile dolduran, aklını hep onun için çalıştıran ve elde ettiği bu servetle de küstahlaşıp Allah'ın kullarına karşı büyüklük taslayan kimseler gibi şımarmayın!"

Âhiret Yurdunun Gözetilmesi

Eldekilerle âhiret yurdunun gözetilmesi: Kârun'a yapılan ikinci tavsiye ise, elimizde bulunan şeylerle âhiret yurdunu aramadır. Bu husus, meâlen şöyle beyan edilmiştir: "..Allah'ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mâmur etmeye gayret göster.."

İnsan, âhiret için yaratılmıştır. Dolayısıyla verilen her şey de âhiret içindir ve onun için harcanmalıdır. Hattâ sadece servet, mal-mülk de değil, sahip olunan bütün şeyler, âhiret yurdunun elde edilmesine sarfedilmelidir. Zira âyette, "Allah'ın verdikleri şeyler" denilirken, "ism-i mevsul"le zikredilmiş ve böylece insanın sanki sahip olduğu akıl, göz, el, ayak, mal... bütün varlıklar kasdedilmiştir. Yani insan, kendisine bahşedilen şeylerle ebedî hayatını kazanmanın yollarını aramalı ve onları bu uğurda harcamalıdır.

İnsan, peşinci bir yapıya sahiptir. Elde edeceği şeylere hemen ulaşmayı sever. Dünyadaki şeyler de peşin alınan şeyler olduğundan, daha tatlı gelebilir. Nitekim kendi yarattığı kullarının iç yapılarını daha iyi bilen Cenâb-ı Hakk, onun bu yönünü bize şöyle haber vermektedir: "Gerçek şu ki: Siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz. Onun için âhireti terkedip durursunuz." (Kıyâmet 75/20-21)

Allah Resûlü de: "Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Âdemoğlunun gözünü ancak toprak doldurur." (Buharî, "Rikak", 10; Müslim, "Rikak", 116) buyurmakla, insanın bu doymayan peşinci yönüne dikkatleri çeker. İşte insanın böyle bir yapıya sahip olmasından dolayıdır ki, âyette öncelikle âhiretin kazanılmasına teşvikte bulunulmuştur.

Burada sanki sadece âhirete çalışma gibi eksik ve yanlış bir netice çıkarılmamalıdır. Zira bir sonraki cümle bu hususu tamamlayıcı mahiyettedir. Her şeye, kıymetine göre değer verilir. Dolayısıyla dünyaya dünya kadar, âhirete de âhiret kadar. Ancak insan, sanki ebediyyen yaşayacakmış gibi, bütün gayretini dünya hayatına sarfeder, Karun gibi elindeki servetiyle sadece dünyayı kazanmaya çalışırsa, eksik yapmış olur ve başına büyük dertler açar.

Resûli Ekrem Efendimiz de (s.a.s.), asıl akıllı olanın, âhiret yurdunu unutmayıp, onun için gayrette bulunan kimseler olduğunu şu beyanlarıyla bildirir: "Akıllı kimse, nefsini muhasebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah'tan temennide bulunan kimsedir." (Tirmizî, "Kıyamet", 26)

İnsan, Allah'ın verdiği serveti, Allah'ın gösterdiği yolda harcamalıdır. Zira bu dünya, âhiretin tarlası olup, burada ekilen şeylerin neticesi ancak âhirette alınacaktır. Servetini âhiret için harcamak ve âhiretin peşinde olmak, bu dünyayı terketmek demek değildir. Veya bununla zenginlik yerilmemektedir. Buna en büyük delil, Allah Resûlü'nün ve ashabın hayatıdır. Zira ashabın içinde Hz. Ebû Bekir, Abdurrahman ibn Avf ve Hz. Osman gibi ileri seviyede zenginler vardı. Ancak bunlar, hiçbir zaman mallarını gereksiz yerde harcamamış ve zenginliğin altında ezilmemişlerdir. Yeri geldiğinde bütün servetlerini âhiret yurdunu elde etmek için vermekte asla tereddüt yaşamamışlardır.

Nitekim şu mealdeki âyet de, meşru ölçüler içinde ve hakkı verildikten sonra dünya nimetlerinden istifade etmenin bir sakıncasının olmadığını belirtmektedir: De ki: "Allah'ın kulları için yaratıp ortaya çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları haram kılmak kimin haddine?" De ki: "Onlar, dünya hayatında iman etmeyenlerle birlikte, iman edenlerindir. Kıyamet günü ise yalnız mü'minlere mahsustur. İşte Biz, bilip anlayan kimseler için, âyetleri bu şekilde açıklıyoruz." (A'raf, 7/32)

İmam Bûsırî de, şu veciz ifadeleriyle insanın ebedî hayatına hazırlığına vurgu yapmaktadır:

Ey dünyanın meşgul ettiği adam,

Seni tûl-i emel aldattı.

Bu gaflet içinde yüzüp giderken,

Birden bire ecel vaktin kapına dayandı.

Zaten ölüm insana habersiz ve aniden gelir,

Kabir ise amellerin sandukçasıdır.

Dünyanın da Tamamen terk edilmemesi

Âyette Kârun'a yapılan tavsiyelerden birisi de, dünyadaki nasibinin unutulmamasıdır.

Mü'min, bir taraftan âhiretini imar ederken, dünyayı da terketmemelidir. Zira âhiretin hazırlıkları, ancak mü'minin sözünün geçtiği bir dünyada eksiksiz yerine getirilebilir. Ancak dünyadan nasibini unutmama, kişinin bütün varını yokunu dünyaya hasretmesi şeklinde değil de, ona ebedî hayatın elde edildiği yer olarak bakmasıyla gerçekleşir. İnsan, dünyanın efendisidir. Yüce Mevlâ'nın ona helâl kıldığı nimetleri kendisine haram kılması söz konusu olamaz. İnsanın üzerinde, bu açıdan Allah'ın hakları, nefsinin hakları, ailesinin hakları, çocuklarının hakları ve toplumun hakları vardır. Herkese bu hakların yerli yerinde verilebilmesi için dünyanın da terkedilmemesi gerekir.

Bediüzzaman Hazretlerinin bu konudaki güzel değerlendirmesi oldukça manidardır. O, dünyanın üç yüzü bulunduğunu, bunlardan birincisinin Esmâ-i İlâhî'ye, ikincisinin insanların hevesatlarına, üçüncüsünün de âhiret hayatının kazanılmasına baktığını söylemektedir (Sözler, 285). İşte Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinin bir aynası ve tecellisinin görüldüğü yer olması yönüyle bu dünya, paha biçilemez bir âlemdir ve bu yönüyle biz onu çok sever, hattâ ona âşık oluruz. Âhiret'e tarla olması yönüyle, dünya olmasaydı biz âhirete namzed olamaz, âhirete ehil hale gelemez ve onu kazanamazdık. Bu itibarla da dünya bizim için önemli bir bağ ve bahçedir.

Âyetteki bu tavsiye ile, bir önceki tavsiye, insanda meydana gelecek ifrat ve tefritleri dengeleyen bir nasihattir. Birincide insanların âhirete teşvik edilmesi ele alınmış, bu hususa vurgunun anlaşılabilmesi için de, peşinde olma, ısrarla isteme, arkasına düşme, sıkı sıkıya yapışma gibi anlamlara gelen "ibteğâ" fiili, ikincisinde ise, dünyanın önem ve kıymetine göre, "eh bu arada dünyayı da unutma" anlamına gelen "nesiye" fiili kullanılmıştır.

Âhiret-dünya dengesiyle ilgili olarak Kur'ân-ı Kerîm'deki şu beyanlar da meseleyi daha açık bir şekilde ortaya koymakta ve bu dengeyi kurmada önemli bir ölçü getirmektedir:

Kim âhiret mahsülü isterse, onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz; ama âhirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ, 42/20)

Kim dünya hayatını ve dünyanın zînet ve şatafatını isterse, Biz orada onların işlerinin karşılığını kendilerine tam tamına öderiz ve onlara dünyada asla haksızlık yapılmaz. Fakat onlar için âhirette ateşten başka bir şey yoktur. Onların dünyada yaptıkları bütün işler, hattâ iyilikler bile heder olmuştur; bütün yaptıkları boşa gitmiştir. (Hûd, 11/1516)

Bazı kimseler: "Rabb'imiz, bize vereceğini bu dünyada ver." derler. Bunların âhirette nasipleri yoktur. Bazıları da, "Rabb'imiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellikler ver; ve bizi Cehennem ateşinden koru." derler. İşte bunlar, kazandıkları şeylerin hayır ve bereketlerini fazlasıyla bulurlar. Allah, hesabı çok çabuk görür. (Bakara 2/200-202)

Başkalarına İhsanda Bulunma

Karun'a yapılan diğer önemli bir tavsiye de, sahip olduğu servetten başkalarına da verme hususudur. Bu ifade meâlen şöyledir: "Allah sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et."

Servetin kaynağı Cenâb-ı Hakk'tır. O nasıl zengine ihsanda bulunmuş, kazanması için akıl vermiş, yerin altına kıymetli madenleri koymuş, üstünde binbir türlü zenginlik yollarını açmış ve bunu da karşılıksız bir şekilde yapmışsa, servet sahipleri de aynı şekilde elde ettikleri bu mallardan verilmesi gereken yerlere ihsan şuuruyla vermelidirler. "Bunlar bizim hakkımız, biz kendi becerimizle elde ettik, ilmimizle kazandık" gibi tavırlarla, Karun'un düştüğü kötü yola gitmemelidirler. İnsanın elindeki mal, ebedi değildir. Beklenmedik bir anda, eldeki malın tamamen harap olması her zaman için mukadderdir. Zekâtla, sadakayla, öşürle, verilmesi gereken yerlere ihsan şuuru içinde vermekle, malın bereketi artmış, servetteki kirler arındırılmış, başkalarının hakkı olan kısım verilmiş olur.

Nitekim Yüce Yaratıcı (c.c.), "Sizden her hangi birinize ölüm gelip çatmadan önce, size nasip ettiğimiz imkânlardan Allah yolunda harcayın! Ölüm gelip çatınca: Ya Rabbi, az mühlet ver bana, bak nasıl hayırlar yapacağım, tam takva ehlinden olacağım!' diyecek olsa da, Allah vâdesi gelen hiçbir kimseyi ertelemez. Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır." (Münafikûn 63/10-11) buyurarak, servetimizdeki başkalarına ait olan kısmın vakit geçirilmeden verilmesini buyurmuştur.

Hattâ verirken de, verdikleri mallar karşılığında ne bir teşekkür, ne bir beklenti içinde olurlar: "Kendileri de ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini, sırf Allah rızasına ermek için fakire, yetime ve esire ikram ederler. (Borçlu, köle, mahpus olanlar da esir kapsamındadır.) Ve derler ki: "Biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür bile beklemiyoruz." (İnsan 76/8-9)

Servet sahipleri, vermedikleri malın kendileri için hayırlı olduğunu düşünmemelidirler. Tersine, verilmesi gereken kısmını vermedikleri bu servetlerinin, hem bu dünyada hem de âhirette başlarına belâ olacağını Cenâb-ı Hakk şu beyanlarıyla haber vermiştir:

"Allah'ın kendilerine lütfu ile bol bol verdiği nimetlerde cimrilik edip harcamayanlar, sakın bu hâli kendileri için hayırlı sanmasınlar. Hayır, bu onların hakkında şerdir. Cimrilik edip vermedikleri malları kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Kaldı ki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah ne yaparsanız hepsinden haberdardır." (Âl-i İmrân 3/180)

Kâinatın Efendisi de (s.a.s.) zenginin, servetinde verilmesi gereken payın verilmesi neticesinde malının azalacağından korkmamasını, aksine vermediğinde korkmasını beyan buyurmuş ve ihsanla infak edildiğinde, meleklerin böyle bir kimse için duada bulunduğunu belirtmiştir: "Kulların sabaha erdiği her günde iki melek semadan iner ve bunlardan biri şöyle dua eder: Ey İlâhımız! İnfak edene halef (devam) ver.' Diğeri de şöyle dua eder: Ey İlahımız! Cimriye de telef ver.'" (Buharî, "Zekât", 28; Müslim, "Zekât", 57)

Âyetteki ifadede, "ihsan" ifadesi kullanılmıştır ki bu, zenginin verirken dikkat etmesi gereken önemli bir ölçüye işaret etmektedir. Yani verirken başa kakmadan, karşısındakini minnet etmeye zorlamadan, başkalarına göstermeden, bir vazife şuuru içinde vermelidir. Hattâ vazifesini yerine getirmeye vesile olduğundan, aslında servet sahibi karşı tarafa minnet duymalı, teşekkür etmelidir.

Her nimetin şükrü kendi cinsindendir. Malınki maldan, bedeninki bedenden, aklınki akıldan... Şu halde, Allah Tealâ nasıl ihsanda bulunmuşsa, insan da kendi çapında öyle ihsanda bulunmalıdır. Nitekim Yüce Mevlâ: "Öyle ya, iyiliğin neticesi iyilikten başka mı olacaktı!" (Rahmân 55/60) beyanıyla buna işaret etmektedir.

Yeryüzünde Bozgunculuk Yapmama

Karun'a yapılan beşince nasihat ise, verilen nimetleri, bozgunculukta, toplumu bozacak işlerde ve faydasız yerlerde harcamak suretiyle, kargaşaya vesile olmamasıdır.

Kur'ân'ın ifadesiyle fesad, i'tidal çizgisinden az-çok sapma ve bozulmadır. Fesadın zıddı, salâhtır. İstikamet dairesinden çıkan ruh, beden ve eşya için kullanılır (el-İsfahanî, 379). Demek ki fesat iç dünyamızda, bedenimizde ve dış dünyamızda meydana gelmektedir. İnsan, bazen iç dünyasını bozabiliyor, bazen bedenini, bazen da etrafını bozabiliyor. En büyük bozgun da, kişinin kendi dünyasını bozduktan sonra, bu bozulmanın dışa yansıması olarak, toplumu ve toplumun sahip olduğu değerleri bozmasıdır. Şüphesiz bu fesatta, servet unsuru önemli bir paya sahiptir.

Servet sahibi bir kimse, Allah'ın murakabesini ve âhirette hesaba çekilmeyi unutarak kendisine bahşedilen nimetlerden sınırsız ve ölçüsüz bir şekilde faydalandığında bozgunculuk etmiş olur. Yine aynı kişi, insanların içini kin, kıskançlık ve çekememezlik duygusunu dolduracak şekilde harcamada bulunmak ve böyle bir hayat tarzı yaşamakla bozgunculuk yapmış olur. Ve kişi, kendisine emanet olarak verilen servetini, maksadının dışında saçıp savurarak kullanmak, harcanması gerekli olan yollara harcamamakla bozgunculuk yapmış olur.

Karun'da yukarıda sayılan bütün hususlar en üst noktada bulunuyordu. Servetinden dolayı hesaba çekilmeyi aklında geçirmiyordu. Kendisine verilen serveti ölçüsüz harcıyor ve sınır tanımıyordu. Öyle bir debdebe içinde insanların arasına çıkıyordu ki, herkes onun serveti karşısında eziliyor ve bundan da öte kendilerinde aynısının olmamasından dolayı iç geçiriyorlardı. Ve bunlardan daha da korkuncu, harcaması gerekli olan yerlerden servetinin payına düşen istenildiğinde, malı kendisine vereni unutuyor, büyük bir küstahlık içinde, kazanmadaki akıl ve kuvvet kaynağı olarak kendisini görme bencilliğine düşüyordu. Böylece de bozgunculuğun bütün unsurlarını kendinde toplamış ve Yüce Yaratıcı tarafından servetiyle birlikte yerin dibine batırılmayı hak etmişti.

Netice

Kur'ân-ı Kerîm'de Karun, aslında malı altında ezilen bir tipi simgelemektedir. Ve aynı özellikleri taşıyan her servet sahibi, Kur'ân'da anlatılan bu kıssaya muhataptır. Böyle korkunç bir sonla karşılaşmamak için dikkat etmemiz gerekli olan hususlar şunlardır: Sahip olduğumuz şeylerle övünmemeliyiz. Zira onlar aslında bizim değil ki, böyle bir hakkımız olsun. Elimizde olan şeylerle öncelikle ebedî dünya hayatını kazanmayı hedeflemeliyiz. Bunun yolu da, dünyada iken âhiret tarlasına tohumu atmaktan geçmektedir. Ancak bu arada, hayatın mutedil bir şekilde devamı, bedenimizin, nefsimizin, ailemizin ve etrafımızdaki insanların bizler üzerindeki haklarını da unutmamak için, dünyayı da boş vermemeli, "hiçbir zaman âhireti unutturacak ölçüde olmaksızın" ondan da istifade etmeliyiz. Bu arada unutmamamız gereken önemli bir husus da, sahip olduğumuz şeylerde başkalarının da haklarının olduğudur. Dolayısıyla bu hakları da sahiplerine vermeli, vermemek suretiyle, ayrıca serveti toplumda ıslah edilmiş düzeni bozucu, ahlâksızlık meydana getirici veya onu yaygınlaştırıcı, sınıflar ve bu sınıflar arasında çatışmalar meydana getirici, kısaca toplumda bozgunculuğa kapılar açıcı bir tarzda kullanmamalıyız. Zira başkalarına verilen haklar ki, bu zekât, öşür veya hepsini içine alan bir kavram olarak "infak", adeta toplumun köprüsü konumundadır. Ve toplumda birbirlerinden uzak ve kopuk olan fertleri birbirine kenetler, yıkılmaz bir sütün haline getirmiş olur.

Kaynaklar

- Gülen, M.Fethullah, Ölçü veya Yoldaki Işıklar, Nil Yayınları, İstanbul 2001.

- el-İsfahânî, er-Râgıb, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân, Dâru'l-Ma'rife, Beyrut ts.

Yazar:
Muhittin Akgül
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 21-01-2011
4,534 kez okundu
Block title
Block content