Dünden Bugüne Hâfızlık Ve Kur'an Eğitimi

Arapçada "korumak, ezberlemek" mânâsındaki hıfz kökünden türemiş bir sıfat olan hâfız sözlükte, "koruyan, ezberleyen" anlamına gelir. Toplumda kullanılan yaygın mânâda ise; hâfız, Kur'ân-ı Kerîm'i baştan sona ezberlemiş kimseler için kullanılan isimdir. Önceleri hâfızlara "Kurrâ" ve "Hâdimül-Kur'ân" da denilirdi (Önkal, 2000, 40; Canan, 2004,51).

İslâm'ın doğuşundan günümüze kadar hâfızlık çok özel bir eğitim faaliyeti olarak algılanmış, ona atfedilen değerlere istinaden pek çok kişinin hayallerini süslemiştir. Hâfızlığa bu denli önem verilmesinin sebeplerinin başında, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) uygulamaları, emir ve tavsiyeleri gelmektedir. Bu konuda Allah Resûlü'nün (s.a.s.): "Sizin en hayırlınız Kur'ân'ı öğrenen ve öğreteninizdir." (Buhari, Fedailü'l-Kur'ân 21; Tirmizî, Fedailü'l-Kur'ân 15) "İçinde Kur'ân'dan hiçbir şey bulunmayan kişi harap ev gibidir." (Tirmizî, Fedailü'l-Kur'ân 18) gibi hadîs-i şerîfleri zikredilebilir. Ayrıca Kur'ân'ın sahip olduğu özellikler ve namazlardaki Kur'ân okuma mecburiyeti de Kur'ân'ın ezberlenmesi hususunda önemli bir rol oynamıştır.

Kur'ân, ümmî (okuma ve yazma bilmeyen) bir peygambere gelmişti. (Bkz. Cuma sûresi, 62/2) Yazı bilmeyen bir peygamberin vahyi koruması ancak ezberleme yolu ile olabilirdi. Bu sebeple Cebrail (as) Hz. Peygamber'e (s.a.s.) ilk Kur'ân eğitimini ezberleme yani hıfz yolu ile öğretti.

Bu şekilde Kur'ân'ı ilk ezberleyen ve hâfızların piri Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) olduğu gibi, şüphesiz Kur'ân'la ilgili her konuda da Müslümanların müracaat kaynağı yine Allah Resûlü (s.a.s.) idi. O, Allah'ın (cc) emrettiği şekilde1 gece gündüz ibadetlerde ve her vesile ile yavaş yavaş, tertil üzere Kur'ân'ı okuyor ve ashabına da okutuyor ve öğretiyordu. Her sene Ramazan ayında da Hz. peygamber (s.a.s.) o ana kadar nazil olan âyetleri Cebrail'e (as) okuyor, arz ediyordu. Vefatından önceki son Ramazan ayında ise, Hz. Peygamber (s.a.s.) Cebrail'e (as) Kur'ân'ı iki kere okumuş, hattâ "arza-i ahîre" denilen bu okuma, karşılıklı olmuştu. (İbn Sa'd, 2/194)

Bu şekilde başlayan Kur'ân'ın ezberlenmesi işi zaman içerisinde yaygınlaşmıştır. Bunu bizzat Hz. Peygamber'in (s.a.s.) teşviki, namazlarda Kur'ân tilâvetinin farz oluşu, İslâmî hükümlerin ana kaynağının Kur'ân oluşu ve Kur'ân okumaya âyet ve hadîslerdeki özendirme ve vaat edilen mükâfatlar insanların gelen vahiyleri ezberlemelerini sağlamıştır. Bütün bunlarla birlikte geneli ümmî olan ve öğrenmenin en yaygın yolunu ezberleme olarak kullanan, bütün kültürlerini öteden beri sözlü rivayetlerle sürdüregelmiş bir toplumun Kur'ân'ı da ezber yolu ile öğrenmeleri kaçınılmazdı.

Peygamber Efendimiz, her yıl ramazan ayında Cebrail (as) ile nazil olan Kur'ân'ı mukabele ediyordu. Bu aynı zamanda Kur'ân'ın muhafazası adına bir testti. Ayrıca Kur'ân sadece ezber değil, kitabet ile de muhafaza edilmiştir. Efendimiz'in 40'tan fazla vahiy kâtibi vardı. Böylece Kur'ân'ın ezberlenmesi (hâfızlık), bir eğitim faaliyeti olarak ortaya çıktı. Bu eğitim faaliyetinin ilk öğretmeni Cebrail (as), sonra Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ve daha sonra diğer Müslümanlar; ilk eğitim yeri Hira Mağarası, sonra Efendimiz'in evi, daha sonra Hz. Erkam'ın (r.a.) evi ve daha sonraları ise Mescid-i Nebevî ve diğer mescitler, evler ve tedrisatın yapılabildiği her yerdir.

İslâm'ın İlk Yıllarında Hâfızlık Eğitimi

Bu şekilde başlayan Kur'ân ve hâfızlık eğitimi her geçen gün biraz daha önem kazandı. İlk önce Cebrail (as) ile Hz. Peygamber (s.a.s.) arasında bizim idrak ve anlayış sınırlarımızı aşkın başlayan bu ilâhî eğitim; "Kitabı (Kur'ân'ı) ve hikmeti (ondaki hükümleri) öğretmek"tir (Bakara sûresi, 2/129) emrine muhatap olan Peygamber Efendimiz'in tebliğinin önünde giden temsili ile süratle intişar etmiş ve zaman içerisinde müesseseleşmiştir.

Önceleri bu eğitim için evini kullanan Hz. Peygamber (s.a.s.), daha sonra Safa Tepesi'nin eteklerinde bulunan Hz. Erkam'ın (r.a.) evinde bu eğitimi devam ettirmiştir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) burada hem çevreden kendisini dinlemek isteyenlere hem de Müslümanlara Kur'ân okuyup öğretiyordu.

Akabe biatlarında Müslüman olan Medinelilerin Hz. Peygamber'den (s.a.s.) Kur'ân öğreticisi istemesi ve Peygamberimiz'in (s.a.s.) de oraya Mus'ab b. Umeyr'i (r.a.) öğretmen olarak göndermesi ile (İbn Hişam, 1/434) konu farklı bir boyut kazandı. Böylece bu eğitim Mekke dışına taşınmış oldu.

Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Medine'ye hicretinden sonra inşa edilen Mescid-i Nebevî'nin yanına yapılan Suffa, İslâm tarihin ilk kudsî medresesidir. Burada ailesi olmayan ve maişet telâşı olmayan kimseler kalıyor, bunların her türlü ihtiyaçları Müslümanlar tarafından karşılanıyordu. Burada kalanlar özel bir eğitim ve öğretime tâbi tutuluyorlardı. Fakat Suffa, sadece fakir ve aciz kimselerin sığındığı bir yer değildi. Aksine burası Kur'ân'ın hıfz edilip, ahkâmının öğrenildiği bir medrese idi. (Elmalılı, 2/940–941) Burada Hz. Peygamber (s.a.s.) bizzat kendisi ders veriyor, Kur'ân âyetlerini ve İslâmî hükümleri bu insanlara öğretiyordu. (Şengül, s. 129)

Bu eğitim merkezinde sadece yatılı kalanlar ders görmüyor, dışardan gelen misafirler ve vakti müsait olan her Müslüman gelip ders alabiliyordu. Bu mânâda kadınların da bu ders halkalarında bulunduğu hattâ kadınlara ait Suffa'nın olduğu da söylenmektedir. Burada kalanların sayısında bir netlik yoktur. Değişik rivayetlerde otuz ila dokuz yüz kişiden bahsedilir. (Gözütok, s. 141)

Medine'de Mescidden ve Suffa'dan başka eğitim merkezleri de vardı. Ayrıca Medine'de dokuz tane mescidin de bu mânâda eğitim merkezi olarak kullanıldığı bildirilmektedir. (Bozkurt, 1993, 8,543).

Ashabın önem verdikleri şeylerin başında Kur'ân gelmekteydi. Onlar, Kur'ân'ı ezberleme, öğrenme ve anlama konusunda âdeta birbirleriyle yarışıyor, ezberledikleri miktarı birbirlerine aktarıyorlardı. Evlerinde çocuklarına ve eşlerine de öğretiyorlardı. Yerine ve şahsın durumuna göre evlenirken sahabe hanımlarından birisine mehir olarak Kur'ân'dan bir sûre öğretilmesi onu son derece mutlu etmekteydi. Kur'ân'ı, okuma, öğrenme ve öğretme faaliyeti o kadar yoğun ve şevkli bir faaliyetti ki, gecenin zifiri karanlığında sahabenin evlerinin yanından geçen birisi arı uğultusu gibi Kur'ân sesini işitirdi. Kur'ân okuyuşları sebebiyle Mescid-i Nebevî'den de bir uğultu duyulurdu ki, Hz. Peygamber (s.a.s.) karıştırıp yanlış okumamaları için sahabeye seslerini kısmalarını emretmişti. (Şengül, s. 122)

Kur'ân okuma, ezberleme, öğrenme ve öğretme faaliyetinin son derece yoğun olduğu Hz. Peygamber (s.a.s.) hayatta iken Kur'ân'ın tamamını ezberleyenlerin yanında, Kur'ân'ın tamamını ezberleme fırsat ve imkânını bulamayan birçok sahabi de O'nun vefatından sonra ezberlerini tamamlamışlardı.

Bununla beraber, onlardan hâfız olanların sayısı kesin bir rakamla tespit edilmiş değildir. Fakat bazı olaylar, onların arasında çok sayıda hâfız bulunduğunu düşündürmektedir. Meselâ hicri 4. yılda meydana gelen Bi'r-i Meûne vak'asında 70 kadar hâfız sahabinin (İbn Hişam, s. 184); hicri 11. yılda gerçekleşen Yemame Savaşı'nda şehit edilen beş yüz kişi içinde pek çok hâfız sahabinin bulunması hâfız sahabilerin ne kadar çok olduğu ile ilgili bize bir fikir vermektedir. (Halife b. Hayyat, s. 138)

Hz. Peygamber (s.a.s.) yeni fethedilen yerlere gönderdiği valileri aynı zamanda bir Kur'ân öğretmeni olarak da tayin ediyor ve gittikleri yerlerde halka Kur'ân'ı ve İslâm'la ilgili bilgileri öğretmelerini istiyordu. Bu şekilde Mekke ve Medine'nin de dışında Kur'ân eğitim merkezleri açılmaya başlamış oldu.

Kur'ân'ı ezberlemeye ve anlamaya olan ilgi Hz. Peygamber'in (s.a.s.) vefatından sonra da devam etmiştir. Dört Halife döneminde de bu faaliyetlere aralıksız devam edildi. Hz. Ömer (r.a.) devrinde Kur'ân öğretimine daha hız verildi. Gerek Medine'de gerekse sınırları günden güne genişleyen İslâm coğrafyasının diğer merkezlerinde en sıhhatli kaynak olan hâfız sahabilerin öğretmen ve nezaretinde pek çok hâfız yetiştirilmiştir.

Nakledildiğine göre Hz. Ömer (r.a.), hâfızlığı özendirmiş ve teşvik etmiş ve çeşitli şehirlere maaşlı Kur'ân öğretmenleri tayin etmiştir. Hz. Ömer'in (r.a.), hâfızlara da bir süre maaş bağladığı bilinmektedir. Ebu Musa el-Eş'ari (r.a.), Halife Hz. Ömer'e (r.a.) bir mektup yazarak Basra'da birçok kimsenin Kur'ân'ı ezberlediğini bildirdi. O da cevaben, onlara maaş bağlamasını emretti. (Hamidullah, s. 37–38).

Osmanlıdan Önce Hâfızlık Eğitimi

İslâm tarihinde ilk dört asırda camiler, uzun süre yüksek seviyede Kur'ân tahsilinin merkezi olma özelliğini korumuştur. Küçük çocukların Kur'ân eğitimi ise Küttap denilen mahalle mekteplerinde gerçekleştirilmiştir ki, buralara ilk zamanlar "Dârul-Kurrâ" ismi verilirdi. Hicri 4. yy'dan sonra müstakil eğitim merkezleri yani Medreseler kurulmaya başlandı. (Bozkurt, 1993, 8/543)

Hâfız yetiştiren öğreticiler kendilerine has metotlar geliştirmişlerdi. Âyetler onar onar veya beşer beşer ezberletilir, bunlar iyice öğrenilmeden yeni ders verilmezdi. Bazı öğreticiler talebenin çokluğu sebebi ile birkaç öğrenciyi aynı anda dinlemek zorunda kalırdı. Yolda yürürken bile öğrencilerini dinleyen hocalar vardı. (Bozkurt, 1997, 15/76)

Camiler dışında yüksek seviyede Kur'ân öğretimi için kurulan ilk müstakil medreseler "Dârul-Kur'ân"lardır. İlk kurulan Dârul-Kur'ân Dımaşk (Şam)'ta hicri 391 (m. 1001) Sadiriyye Medresesi'dir. Bununla esas Kur'ân eğitim merkezleri Dârul-Kurrâlar olmuştur. Dârul-Kurrâ açılmayan yerlerde ise, büyük camilerin civarında kıraat ilminin okutulduğu özel bölümler vardır. Ayrıca diğer medreselerin içinde de Kur'ân ilimlerinin ders olarak okutulduğu veya bölümler açıldığı bilinmektedir. (Bozkurt, 1993, 8/543)

Selçuklular zamanında kıraat ilminin okutulduğu medreselere genellikle "Dârul-Huffâz" denilmiştir. Bu Dârul-Huffâz'ların çoğu şahıslar tarafından açılmış ve pek azı bugüne kadar ulaşmıştır. Ama Osmanlı zamanında bunların büyük bir kısmı faaliyetini devam ettirmiştir. Bu medreselerin başındaki kişilere "Reisu'l-Huffâz" denilirdi. Buralarda da ileri seviyede kıraat dersleri okutulurdu. (Baltacı, 2000,16)

Osmanlıda Hâfızlık Eğitimi

Osmanlı döneminde ise bu Kur'ân eğitiminin verildiği merkezlere "Dârul-Kurrâ" denilmiştir. Osmanlı'da bu merkezleri oldukça yaygın bir şekilde görüyoruz. Bunlarla ilgili bilgilere tarihi kaynaklarda, seyahatnamelerde ve tabakat kitaplarında yer alan biyografilerde rastlanmaktadır. Bu Dârul-Kurrâların büyük bir kısmı selâtin, vüzera, âyân ve eşraf camilerinin bünyesinde açılmıştır. Öğrenci sayıları çeşitlilik arz etmektedir. (Akyüz, 2001,67-68)

Sıbyan mektebini bitiren yani temel eğitimini tamamlayan bir öğrenci, önce alt seviyedeki bir Dârul-Kurrâ'ya gider, orada hıfzını tamamlar, sonra daha yüksek bir seviyedeki Dârul-Kurrâ'ya devam ederdi. Bu medresede ise "ilm-i kıraat" ve "ilmi mehâric-i hurûf" öğrenirdi. Osmanlılardan önce de olduğu gibi, Osmanlılar döneminde de bu medreselerde "kârî"ler ve cami hizmetlerinde görev alan imam, müezzin, vaiz gibi görevliler yetişirdi. (Kazıcı, 2004, 131) Evliya Çelebi, Sultan 4. Murat döneminde (yaklaşık 1630'lu yıllar) İstanbul'da üç bini kadın olmak üzere dokuz bin hâfızın bulunduğunu bildirmektedir. (Evliya Çelebi, 1314, 1, 524)

Gerek ezberletilmek istenilen Kur'ân-ı Kerîm'in, gerekse öğretilmek istenen diğer ilimlerin özellikleri bakımından Dârul-Kurrâ'larda sık sık tekrar ve uygulamaya dayanan bir öğretim metodu varlığı dikkatimizi çekmektedir. Bu eğitimin uygulama safhasında camilerin birer lâboratuvar olarak kullanıldığını görüyoruz. Ayrıca buradan mezun olanların imam ve müezzin olacakları da düşünülerek itikat ve amel ile ilgili yeterli ilmihal bilgileri de verilmekteydi.

Osmanlının son dönemlerinde eğitimde yapılan ıslah hareketleri neticesinde bazı Dârul-Kurrâ'larda da değişiklikler yapılmış ve ihtisaslaştırma düşünceleri ile bir kısmı Medresetü'l-Eimme ve'l-Hutebâ, Medresetü'l-Müezzinîn ve'l-Kurrâ, Medresetü'l-Vâizîn ve Medresetü'l-Müderrisîn olarak değiştirildi. (Zengin, 2002,64)

Cumhuriyet Döneminde Hâfızlık Eğitimi

Cumhuriyetin ilânından sonra yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti birçok konuda olduğu gibi eğitim alanında da köklü değişiklikler yaptı. 1924 yılında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat kanunu ile medreseler kapatılıp onların yerine yeni okullar açıldı. Bu şekilde Dâru'l-Kurrâ ve bu çerçevede eğitim yapan yerler de kapatılmış oldu.

Diğer eğitim ihtiyaçlarını karşılayacak daha modern yeni okullar açılırken Dâru'l-Kurrâ'ların yerini tutacak herhangi bir okul açılmadı. Bunun yerine Tevhid-i Tedrisat Kanununun 4. maddesinde yer alan hüküm gereği İstanbul Üniversitesi'nde bir İlâhiyat Fakültesi açıldı ve kapatılan medreselerden 29 tanesi İmam-Hatip Mektebine dönüştürüldü. (Cebeci, 1996,142)

Fakat bu okullarda hâfızlık eğitimi yaptırılmadığı için bu ihtiyacın farkına varan 50 milletvekili 2 Nisan 1341 (1925) tarihinde meclise verdikleri bir takrirle "Hâfız-ı Kur'ân yetiştirmek üzere 10 kişi için 50 bin liralık bir tahsisat konulması"nı sağlamışlardır. Bu şekilde hâfızlık eğitimi okul olarak olmasa da, Kur'ân kursu şeklinde hayatını devam ettirdi. 1928 yılında harf inkılâbının yapılması ile eğitimde Arapça okuyup yazmak yasaklandı ve bunun neticesinde mevcut Kur'ân kursları da kapatıldı. Bunun yanında 10.12.1930 yılında "12 yaşından küçüklere hiçbir şey öğretilmemek, 12 yaşından büyüklere ise sadece Kur'ân-ı Kerîm ve namaz sûre ve dualarını -sıkı kontroller altında- öğretebilmeleri için bazı hocaefendilere izin verildi." Daha sonra devrin Diyanet İşleri Reisi, Rifat Börekçi'nin şahsî gayretleri ile 1932 yılında bu eğitim Kur'ân kursu şeklinde yeniden ortaya çıkmış ve sayıları dokuza yükselmiştir. (Baltacı, 2000,16) Zaman içerisinde bu kursların sayısı halkın bu kurslara artan teveccühüne istinaden daha da artmıştır.

Bütün bu olumlu çalışmalara rağmen hâfızlık eğitimi, Kur'ân kurslarının içinde layık olduğu veya geçmişte yaşadığı o şâşaalı günlere dönemedi. Önceden adına medreseler kurulan hâfızlık eğitimi, son asırda ülkemizde sadece hâfızlık eğitiminin verildiği bağımsız bir eğitim merkezine bile sahip olamadı. Kur'ân kurslarının içindeki istekli öğrenciler diğer öğrencilerin arasında hâfızlık eğitimlerine devam ettiler. Böylece genelde Kur'ân kursları özelde hâfızlık eğitimi örgün din eğitimi faaliyeti olmaktan çıkarılmış, yaygın din eğitimi faaliyeti hâline getirilmiştir.

Günümüz Kur'ân Kurslarındaki Hâfızlık Eğitimi

Günümüzde hâfızlık eğitimi, Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı Kur'ân kurslarında yapılmaktadır. Bunun yanında şahsî gayretlerle hâfızlık yapanlar da vardır. Bundan başka çok az sayıda camilerdeki öğreticilerden veya özel bir hocadan hâfızlık yapan öğrencilerin varlığı da bilinmektedir. Bunların sayısı dikkate alınamayacak kadar azdır. 1997 yılında uygulanmaya başlayan sekiz yıllık kesintisiz eğitim hâfızlığa olan ilginin azalmasında önemli rol oynamıştır. (Bayraktar, 2003,211)

Nerede ise İslâm ile aynı yaşta olan Kur'ân ve hâfızlık eğitimi, geçmişte gördüğü itibarı maalesef bugün görememektedir.

Günümüzde gerekli itibarı bu eğitim faaliyetine yeniden kazandırdığımızda toplumun saadeti adına, gelecek

nesillerin huzurlu bir hayat yaşamaları noktasında çok önemli bir iş gerçekleştirilmiş olacaktır.

*Araştırmacı - Yazar

bunsal@yeniumit.com.tr

Kaynakça

AKYÜZ, Yahya, Başlangıçtan 2001'e Türk Eğitim Tarihi, Alfa Yayınları, İstanbul,

2001.

BALTACI, Cahit, Türk Eğitim Sistemi İçinde Kur'ân Kursları, Kur'ân Kurslarında

Eğitim, Öğretim ve Verimlilik Sempozyumu, Ensar Neşriyat, İstanbul, 2000.

BAYRAKTAR, M. Faruk, Kur'ân Kurslarının Sorunları ile ilgili Bazı Düşünceler,

Yaygın Din Eğitiminin Sorunları Sempozyumu, Kayseri, 2003.

BOZKURT, Nebi, "Dârul-Kurrâ", DİA., 8/543-545

BOZKURT, Nebi, "Hâfız", DİA., 15/74-78

CANAN, İbrahim, Rivayetlerin Işığında Kur'ân-ı Kerîm'in Cem edilmesi, Kur'ân'ın Mucizevi Korunması, Işık Yayınları, İstanbul, 2004.

CEBECİ, Suat, Din Eğitimi Bilimi ve Türkiye'de Din Eğitimi, Akçağ Yayınları,

Ankara, 1996.

ELMALILI, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul, 1935.

EVLİYA ÇELEBİ, Seyahatname, Tab' ettiren Ahmet Cevdet, İlkdam Matbaası,

İstanbul, 1314.

GÖZÜTOK, Şakir, İlk Dönem İslâm Eğitim Tarihi, Fecr Yayınevi, Ankara, 2002.

HALİFE BİN HAYYAT, Tarihu Halife bin Hayyat, Çev: Abdulhalik Bakır, Ankara, 2001.

HAMİDULLAH, Muhammed, Kur'ân-ı Kerîm Tarihi, Çev: Salih Tuğ, İFAV Yayınları, İstanbul, 2000.

İBN HİŞAM, Es-Siretü'n-Nebeviyye, Dâru İbn Kesir, Tah., M. Es-Saka, İ. El-Ebyari, A. Şebli, ts.

İBN SA'D, Et-Tabakatü'l-Kübra, Beyrut, 1957.

KAZICI, Ziya, Osmanlı'da Eğitim Öğretim, Bilge Yayınları, İstanbul, 2004.

ÖNKAL, Ahmet, Müzakere, Kur'ân Kurslarında Eğitim, Öğretim ve Verimlilik

Sempozyumu, Ensar Neşriyat, İstanbul, 2000.

ŞENGÜL, İdris, Hz. Osman Döneminde Kur'ân-ı Kerîm'in İstinsahı, Çoğaltılıp

Neşredilmesi, Kur'ân'ın Mucizevi Korunması, Işık Yayınları, İstanbul, 2004.

YILDIRIM, Suat, Kur'ân- Kerîm ve Kur'ân İlimlerine Giriş, Ensar Neşriyat, İstanbul, 1983.

ZENGİN, Z. Salih, II. Meşrutiyette Medreseler ve Din Eğitimi, Akçağ Yayınları,

Ankara, 2002.

Dipnot

1. "Hem o vahyi, insanların zihinlerine sindire sindire okuman için zaman zaman gelen Kur'ân dersleri hâlinde indirdik" (İsra sûresi, 17/106)

Yazar:
Bilal ÜNSAL
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 22-04-2011
6,222 kez okundu
Block title
Block content
Kıvanç Fatih

Bir hafız olarak yorumunuzu çok beğendim.Hafızlığın tarihi arka planını çok güzel yazmışsınız. Kanaatimce hafızlık bir değer olarak toplumumuzdaki çocuklara sevdirerek yapılmalı,önceliklerimiz arasında yer almalıdır.