Buradasınız

Bir Hadis Temelinde Kur'an'a Bakış

Kur'an'a yaklaşmada ön şartlar

İnsanlık tarihinde en çok rağbet gören ve pek çok alimin de tefsirini yapmak için azm-i rah ettiği Kur'an-ı Kerim, her seviyeden herkese hitap etmiş ve arayanlar O'nda mutlaka bir şeyler bulmuş, kimse O'ndan elleri boş dönmemiştir. Yani, herkesin Kur'an'dan, niyetine, kabına ve istidadına göre istifadesi söz konusudur.

Kur'an-ı Kerim'e yaklaşmanın, O'nu anlayıp, O'ndan istifadenin birinci şartı, O'na iman etmektir. Bu, O'nun Allah Kelam'ı olduğunu tasdik manasında icmali bir imandan öte, O'nda bizi doğruya götürecek, hayatımızı tanzim edecek, bütün meselelerimizi çözecek her şeyin bulunduğunu içten kabul şeklinde tafsilli bir iman olmalıdır.

Kur'an, 700'den fazla yerde teakkul, tedebbür, tefekkür, teşa'ur, tefekkuh gibi düşüncenin değişik yönlerini, boyutlarını veya mertebelerini ifade eden kelimelerle, akıl sahiplerine, önlerinde bitmez tükenmez bir düşünce platformu hazinesi sunar. "Dileyen kimse ondan öğüt alır." (74:55) ayetinde de buyurulduğu üzere, anlama ve istifade için Kur'an'a yaklaşmada belki de ilk gerekli olan şey, isteme, arama, ihtiyaç hissetmedir. İsteyen ve ihtiyaç hisseden insan, temiz bir kalb ve şartlanmamış, duru bir zihinle ona yaklaşacak, "Düşünesiniz diye onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik." (12:2) ayetinde açık olduğu gibi, bu defa O'nun dilini öğrenmeye yönelecektir. Arapça, İlahi Kelam'ı taşıyabilecek bir enginliğe ve ifade gücüne sahip bir dildir. Dünyadaki bütün isim ve fiilleri kucaklayabilecek kapasitede, hatta cümle kuruluşları ve kelimelerin alternatif manalarıyla lafzın dar dünyasından engin manalar dünyasına, bir bakıma fizikten metafiziğe götüren engin bir dildir Arapça. Dolayısıyla Kur'an'ı gerektiği şekilde anlayabilmek için, önce O'na tafsilli iman, sonra doyma ve kanma için O'na karşı sonsuz bir açlık ve susuzluk hissetme, sonra da, O'ndaki hazinelerin en dış kapısının anahtarı olan Arapça'yı incelikleriyle bilmek gerekmektedir.

Kur'an, dini, tecrübi, fiziki, fizik ötesi, bütün ilimleri cami bir kitap olarak, O'ndan istifade için, bu ilimlerin en azından külli kaidelerine vukufiyet de bir başka şarttır. Aynı hususta bir diğer çok önemli şart, yukarıda kısmen temas edilip geçtiği gibi, Kur'an, "müttakilere bir hidayet ve yol gösterici" olmakla, O'nu anlayacak, O'ndan istifade edecek şahsın, akıbeti ve gittiği yol konusunda endişe duyan, doğruyu arayan, zihni şartlanmamış,kalbi günahlarla bütün bütün kararmamış olması gerekir. O'ndan tam hidayet almanın belki en önemli şartı, takvanın bu ilk basamağının ötesinde, bütün niyet, söz ve davranışlarda Allah'a muhalefetten tam sakınmak ve tecrübi ilimlerin mevzuu olan, Allah'ın hayat ve kainat için koyduğu kanunları da, en azından külli prensipler ölçüsünde bilerek, O'nun koruması altına girmek, hiç olmazsa bunun gayreti içinde olmaktır.

Burada zikredilmesi gereken bir diğer mesele de, Kur'an-ı Kerim'e önce bir bütün halinde bakabilmektir. Kur'an'ı Kerim, bütün ayetleri birbirleriyle ve onların tamamından oluşan Kur'an'ın heyet-i umumiyesiyle içten münasebet içinde bir bütünlük arz eder. Kur'an'ın bütünüyle ayetleri arasında hem küll-cüz', hem de külli—cüz'i münasebeti vardır. Bu bakımdan, bir ayeti bilmek, çok defa Kur'an'ın tamamını bilmeyi gerektirir. Dolayısıyla, ayetleri parça parça, ferd ferd ele almak, aralarındaki münasebeti görmemek, çok defa yanlış sonuçlara götürür. Kur'an'ı bütün olarak bilmek ise, tabii ki onu anlama adına önce baştan sona ciddi olarak okumuş bulunmayı ve tarihte Ehl-i Sünnet alimlerince tesbit edilmiş bulunan İslam itikadının esaslarını, İslam'ın temel ibadet, ahlak ve muamele prensiplerini, kısaca bütün külli kaidelerini bilmek gerekir. Kur'an'ı bütünlüğü içinde ele alabilmek, bundan başka, insan hayatını da bir bütün olarak kavramaya bağlıdır. İman esaslarıyla namaz, zekat gibi ibadetler, doğruluk, ahde vefa, yardımlaşma gibi hem ahlak, hem muamele kaideleri, haramlar, yasaklar ve bunların işlenmesi karşısında konulan cezalar gibi hayatın bütün yanlarıyla kök-gövde-dal-yaprak-çiçek-meyve münasebeti olduğu, tarihi kıssalar, ayetlerin ve hayatın sosyolojik, psikolojik ve müspet ilimlerle alakalı boyutları da, aynı münasebetin dışında düşünülemez. İşte, bütün bu hususları kuşatacak külli bir bakışa sahip olmadan Kur'an'dan yeterince istifade etmek mümkün değildir.

Tirmizi hadisi çerçevesinde Kur'an-ı Kerim

Bu kısa girişten sonra, asıl konumuz olan ve Tirmizi tarafından rivayet edilen Kur'an'la ilgili hadisi incelemeye geçebiliriz. Bu incelememizi, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin söz konusu hadisi şerhi çerçevesinde yapmaya çalışacağız.1

Bu hadis-i şerif, mealen şöyledir:

Kur'an, aranızda bir hakem ve hüküm kaynağıdır. O, hak ile batılı ayırdeden ölçüdür. O'nda her şey ciddidir. Kim, baskıdan ve zalimden korkarak O'na karşı güveni ve inancı sarsılırsa, Allah da onu helak eder. O'nda sizden evvelkilerin haberleri vardır. O'nda sizden sonrakilerin de haberi vardır. Kim O'nun dışında hidayet ararsa Allah onu saptırır. O, Allah'ın (celle celaluhu) en sağlam ipidir. O, hikmetli bir zikir, hikmet yüklü bir hatırlatmadır. O dosdoğru yoldur. O, kendine uyanları hevalarına uymaktan korur. Lisanlar ve beyanlar O'nun sayesinde herhangi bir iltibasa maruz kalmazlar. alimler, O'na asla doyamazlar. Kur'an, çok tekrar etmekle eskimez ve usanç vermez. İnsanı şaşırtan, hayrete sevk eden güzellikleri bitmez tükenmez. Bu öyle bir kitaptır ki, cinler onu dinlemeye kendilerini saldıkları zaman şöyle demek mecburiyetinde kaldılar: "Biz çok farklı, hayret ve hayranlık verici bir kitap dinledik. Bu kitap doğruluğa götürüyor. Biz de hemen ona inandık. (72:1)" O'nu konuşmasına esas alan doğru konuşmuş olur. O'nunla amel eden mutlaka mükafat görür. Kim O'nunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim O'na çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur.

* "O, aranızda bir hakem ve hüküm kaynağıdır:" Kur'an, insanlığın ferdi, ailevi ve toplumla ilgili bütün problemlerinde, tartışmasız bütün akl-ı selim sahibi insanlar tarafından kabul edilebilecek çözümler taşımaktadır ve Kur'an, bu konuda geleceğin de en büyük referans kaynağıdır.

O'nun hakemliği ile -inşaallah- bir gün dünyada bütün ahlaki ve sosyal problemler aşılacaktır. Elverir ki, Kur'an'ı hazmetmiş olanlar, O'na sahip çıksın ve ruhuna sadık kalarak asrın idrakine göre O'nu bir kere daha seslendirsinler. Aslında gelecek adına bunun yapılması zaruridir. İnşaallah, büyük ilim adamları ve düşünürler, ülülazmane bir gayretle, Kur'an-ı Kerimin bu mevzudaki muhtevasını bir kere daha gün yüzüne çıkarır ve onun geçmiş gelecek haberlerinin doğruluğu yanında, hakemliğinin ne kadar isabetli olduğu hususunu bir kere daha ispat ederler.

* "O, hak ile batılı ayırdeden ölçüdür. O'nda her şey ciddidir:" Kur'an-ı Kerim, toplumların sosyal, siyasi, ticari vs bütün ihtiyaçlarına cevap vermesinin yanında, tam bir tutarlılık, ciddiyet ve son sözü söyleme edasıyla konuşmaktadır. Hükmü veren, mührü vuran O'dur. O'nun hiçbir kelimesi oyun ve eğlence için değildir. O, Allah marifet ve hakikati, nübüvvet ve nebiler, iman, ahiret, ibadet; varlık, hayat, ölüm ve bunların manası gibi en ciddi konularda söylenmesi gerekeni söylemiştir ve dolayısıyla O'nun her sözü tam bir ciddiyetle ele alınmalıdır.

* "Kim baskıdan ve zalimden korkarak O'na karşı güveni ve inancı sarsılırsa, Allah da onu helak eder:" Kur'an, Allah kelamı olması açısından, O'nu başka kitaplardan ayıran en ilgi çekici yanlardan biri, O'nun, kendisini okuyan ile girdiği manevi bağ ve etkileşmedir. Kur'an'daki hakikatlere uyanmış birisi, sırtına sorumlulukları almış bir insandır. Dolayısıyla, baskılar, onu bu hakikatleri inkara ve Kur'an'ı terketmesine sebebiyet vermemelidir. Böyle bir tavır, kişinin helaki demektir. Bilhassa, baskı yok iken elleri O'ndan gevşetmenin neticesinin ağırlığı daha da fazladır.

* "O'nda sizden evvelkilerin haberleri vardır:" Kur'an, eskiden yaşamış gitmiş pek çok toplulukların hayatlarını temel hususiyetleriyle gözler önüne serer. O'nun verdiği bilgilerin pek çoğu, yapılan tarihi, arkeolojik ve antropolojik araştırmalarla ispatlanmış olup, -kaldı ki, Kur'an'ın buna asla ihtiyacı yoktur- böyle olsun olmasın, bunların doğruluğu tartışılmazdır. Fakat ne yazık ki, modern tarih, sosyoloji ve antropoloji kitapları bunları nazara almamaktadır. Hz. Yusuf, Hz. Musa bilinmeden Mısır tarihi, Hz. Yunus bilinmeden Mezopotamya tarihi, Hz. Hud, Hz. Salih bilinmeden Arabistan tarihi, Hz. İbrahim bilinmeden Orta Doğu tarihi üzerinde sağlam bilgilere ve neticelere varılamaz. Dolayısıyla, tarih, antropoloji, sosyoloji gibi ilimler, Kur'an'ın verdiği bilgileri mutlaka araştırmalarında esas ve yol gösterici kabul etmelidir; aksi takdirde, güvenilir olmaktan uzak kalacaklardır.

* "O'nda sizden sonrakilerin de haberi vardır:" Kur'an, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta iken, onların yakın gerçeği hakkında haberler verdiği ve bunlar aynen çıktığı gibi (Rum Suresi'nin başında verilen haberleri ve Fetih Suresi'nin ilgili ayetleri bunlara misaldir), O, bütün bir gelecek tarih hakkında işari, remzi haberler vermiş ve buna dayanarak pek çok ehl-i ilim ve ehl-i keşif, kitaplar telif etmişlerdir. Muhyiddin İbn Arabi'nin Osmanlılardan yarım asır önce vefat olmasına rağmen, Osmanlıları mevzu edinen Şeceratü'n-Numaniye'si bunlardan biridir. Kısaca, Kur'an'a bakmasını bilenler, O'nda, Peygamber Efendimiz'den (s.a.s.) Kıyamet'e kadar olan dönemin tarihini de bulabilirler.

* "Kim O'nun dışında hidayet ararsa, Allah onu saptırır:" "Merkezdeki küçük bir çıkıntı muhit hattında geniş bir açı oluşturur." kaidesince, Müslüman'ın, Kur'an'ı zihninde oturttuğu nokta çok önemlidir. Hayatına ait her meselede Kur'an dışında hidayet yolları aramak merkezdeki çıkıntı ise, bir zaman sonra bu çıkıntı onu iman dairesinden çıkaracak kadar büyüyebilir ve o, kendini farklı izmlerle ifade etme ihtiyacı içine girebilir.

* "O, Allah'ın (celle celaluhu) en sağlam ipidir:" Kur'an, Cenab-ı Allah'ın, insanlar kendisine tutunsun ve onunla en yüksek insani makama, iman, ibadet, ahlak, günlük yaşayış, iktisat, siyaset, muamele, kısaca insan hayatının her boyutunda zirveye çıksın ve neticede ebedi saadet yurdu Cennet'e ulaşsın diye gönderdiği kopmaz iptir. Bu ip, insan varlığının bütün ünitelerini, toplum ferdlerini, topyekün insanlığı, insanla kainatı birbirine bağladığı gibi, insanı, ayrıca Allah'a da rapteder. Hadis,Kur'an'ı, bütün İlahi isimleri cami Allah ismine izafe kılmakla, O'nda bütün İlahi isimlerin mütecelli olduğunu da ifade buyurmuş olmaktadır.

* "O, hikmetli bir zikir, hikmet yüklü bir hatırlatmadır:" İnsan, Kur'an-ı Kerim'de, aklıyla, mantığıyla, muhakemesiyle, ilmi düşüncesiyle yadırgayacağı hiç bir şeyle karşılaşmayacağı gibi, o, fikren, zihnen, ilmen, ruhen ne kadar terakki ederse etsin, ulaştığı her noktada Kur'an'ın hikmetle dalgalanan bayrağıyla karşılaşacaktır. Kur'an, insan için gerekli her şeyi yeterince ve hikmet yüklü olarak ifade buyurmakta, ona, yürümesi gereken yol ve yaşaması gereken hayat adına en güzel, en doğru hatırlatma ve nasihatta bulunmaktadır.

* "O, dosdoğru yoldur:" Kur'an, sadece itikad ve ibadete ait konularda değil, bütün içtimai, iktisadi, siyasi, idari konularda da insanları ifrat ve tefrite düşmekten siyanet eden bir rehberdir. Yine O, adaletin terazisi, hakkın, doğrunun, orta yolun mizanı olarak, insanda had altına alınamayan kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye,kuvve-i akliye, kin, nefret inat ve mantık gibi kuvvelerin de dengeli olmasını tekeffül eden bir kitaptır.

* O,kendine uyanları,hevalarına uymaktan korur:" Kur'an,, ferdi, ailevi, idari hayatın her noktasında, insanı nefsine uymaktan alıkoyar. Kur'an'a kulak veren ve bütün varlığıyla O'na yönelen bir insanı bir toplumu O, heveslerine,nefsin yönlendirmelerine kapılıp gitmekten korur. Onun bütün letaifini tatmin eder, onu başka hiçbir kaynağa muhtaç etmez ve elinden tutar; dünyada yolun en doğrusunda, en emininde ona rehberlik eder; ahiret'te de onu Sırat'tan geçirip, Cennet'e ulaştırır.

* "Lisanlar ve beyanlar, O'nun sayesinde herhangi bir iltibasa maruz kalmazlar:" Kur'an sayesinde, Arap dilinin grameri hiçbir dile nasip olmayacak şekilde korunmuş ve millet olarak Araplar da tarihin bir köşesinde unutulup gitmeden kurtulmuşlardır. Ama bundan daha da önemlisi, Kur'an, günümüzde çokça yaşanan mefhum (kavram) kargaşasından da Müslümanları kurtarmayı vadetmektedir. Her şeyden önce, Kur'an-ı Kerim'de Müslümanlığın tarifi yapılmış, Müslümanlar nasıl isimlendirileceklerse öyle isimlendirilmişlerdir. Kapitalizm, Komünizm, Liberalizm, şu veya bu ekonomi, şu veya bu sistem, Müslümanlığın yerine konamayacağı gibi, Müslüman'ın bunlardan birine nispet çerçevesinde adlandırılması da doğru değildir.

Kur'an'da, "Allah, sizi Müslüman olarak adlandırdı" (22:78) buyurulur ve mefhum kargaşasına, isimlerde iltibasa girmeye meydan verilmez.

* "Alimler, O'na asla doyamazlar:" Kur'an'dan zevk almayanlar, ya cehalet ya da ön yargı içindedirler. Kur'an İlahi Kitap olduğu için, eğer O'nu okuyan bir insan, bütünüyle kendisini O'na verir ve sağlam bir konsantrasyona girebilirse, enbiyayı izamla sohbet ediyor; hatta maverayı tabiatın sesini dinliyor gibi olur. Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de, tarihi vakalar, karakteristik olarak öyle büyülü anlatılır ki, insan kendini çağlar ötesi alemlerde dolaşıyor gibi hisseder. İşte bu yönüyle de Kur'an, kendisine doyum olmayan bir zenginlik sergiler. O'nda değişik vakalar anlatılırken, anlatış tarzı ve verdiği koordinatlarla o vaka kahramanlarını aynıyla hayallerimizde resmedebilir; onların karakterlerini çok rahat kavrayabilir, hatta resimlerini çizebiliriz. Mesela O, Hz. Nuh'un kavmi hakkında konuşurken, o kavmin sesini, soluğunu duyuyor gibi olur ve onu diğer toplumların üslup ve edasından ayırt edebiliriz. Hz. Nuh'un kavmi ile konuşma tarzı, Hz. İbrahim'in kavmi ile konuşma tarzından çok farklıdır. İkincisi bize biraz daha medeni, biraz daha tarih berisinde yaşayan insanlar gibi gelir. Hz. Musa'yı, kavmi ile aralarındaki muhaverelerinde, onlara inen ayetlerde ve kavminin beyanlarında, ya da Firavun'un konuşmalarının dile getirilmesinde, sımsıcak veya sopsoğuk hissiyat farklılıkları içinde duyabilir ve bunların Hz. İbrahim ile kavmi arasında geçen konuşmalara hiç de benzemediklerini hemen anlarız. Merhum Seyyid Kutub, o kapıyı yer yer aralıyor gibi olsa da net bir şey yaptığı söylenemez. Kur'an'ın herhangi bir dildeki mealinden bu hazzı almamız mümkün değildir. Shakespeare, Goethe ve Tolstoy'un Türkçe çevirilerinde orijinal metinlerdeki ruh, mana ve zevki duymak nasıl mümkün değilse, onlardan, sadece onlar değil, herhangi bir kitaptan namütenahi üstün olan Allah'ın Kitabının zevkine Türkçe veya bir başka dildeki meal tercümesiyle varabilmek, elbette hiç mi hiç mümkün olmayacaktır. Kur'an-ı Kerimin lafızları, bir urba değildir. O lafızlar cilttir, deridir. Onu soyduğumuzda, muvakkaten bir tazelik hissediliyor gibi olsa da, bu uzun sürmez; sevimsiz bir hal alır ve okuyanı da, dinleyeni de ürkütür.

Bundan ayrı olarak, Kur'an, çok çabuk ezberlenir; kimse O'nu okumaktan usanmaz. Günde Fatiha'yı 40 defa okur, fakat asla bıkkınlık hissetmeyiz. Yanıbaşında her türlü sesten, gürültüden rahatsız olan hasta, Kur'an'ı dinlemekten rahatsız olmaz. Kur'an'ın şahısları, hadiseleri tasvir ederken kullandığı kelimeler, harfler, telaffuz ve karakterleriyle, o şahıs ve hadiseleri bize tanıtmaya yeter. Bunları, O'nun başka herhangi bir dildeki mealinde bulmak imkanı yoktur.

Kur'an, baştan sona ilim hazinesidir; dua, kanun, zikir, ibadet, fikir kitabı olarak, zahiri, batını ve dallarıyla, kalbin, vicdanın, sırrın, hafinin, ahfanın esrarını, eşyanın perde önünü perde arkasını, mülkü, melukutu bilen ve nazarını şehadet alemi ile gayb alemi arasında gezdirebilecek alimler, O'na asla doyamaz.

* "Kur'an, çok tekrar etmekle eskimez ve usanç vermez:"

"Zaman eskidikçe, Kur'an gençlesir." Bir tomurcuk gibi, zamanın her geçen günü O'nun bir yaprağının daha açılmasına sebep olur. O, her okundukça ayrı bir koku, ayrı bir mana neşreder.

* "Ben, şiirin peygamberiyim." diyen Mütenebbi'den Maarri'ye bütün iddialı söz üstadları, Mustafa Sadık er-Rafii'den Şevki'ye, ondan da Seyyid Kutub'a kadar bütün Kur'an hayranı devler, Kur'an karşısında aczlerini itiraf etmiş ve avaz avaz Kur'an'ın hep taze kaldığını haykırmışlardır. Usanmamanın şartı da, manaya aşina olarak O'ndaki İlahi maksadları takip etmek ve O'nu iyi bir konsantrasyonla okumaktır.

* "İnsanı şaşırtan, hayrete sevkeden güzellikleri bitmez tükenmez:" Kur'an'ı samimiyetle okuyan, O'ndan öğrendiklerini tatbik eden ve O'na samimiyetle yaklaşanlar, O'nda her defasında yeni yeni güzellikler bulacağı, hatta her defasında bu güzelliklerin daha öte boyutlarını keşfedebilecekleri gibi, gelecekte de, bütün sahalarıyla hayat ve bütün şubeleriyle ilim, Kur'an-ı Kerim'in hayret ve hayranlık verici güzelliklerine şahit olacaktır.

* "Bu öyle bir kitaptır ki, cinler O'nu dinlemeye kendilerini saldıkları zaman şöyle demek mecburiyetinde kaldılar. "Biz çok farklı, hayret ve hayranlık verici bir kitap dinledik. Bu kitap doğruluğa götürüyor. Biz de hemen O'na inandık. (Cin, 72/1)": Cinler de Kur'an'ı çok farklı ve hayranlık verici bulmuş, O'nun karşısında büyülenmişlerdir. Bu, başka hiçbir eserde görülmeyen harikalar, insan, eşya ve Yaratıcı arasındaki münasebetten varlığın esrarı ve Kur'an'ın büyüsüne kadar pek çok şeyi ihtiva etmektedir. Bununla birlikte, bu harikalar, insan ruh, akıl ve mantığına ters ve onların dışında değildir. Bilakis, hem ruhu, hem aklı, hem mantığı derinleştirdikçe derinleştirir, onların önüne yepyeni ufuklar açar. Hatta onları alıp, eşyanın perde arkasına götürür, mülkün yanısıra melekutta da gezdirir. İşte cinler bunu sezdiler, gördüler ve "hemen O'na inandık." dediler.

* "O'nu konuşmasına esas alan, doğru konuşmuş olur:" Kur'an'ı konuşturan ve Kur'an'a dayalı olarak konuşan, ifadelerinde O'na bağlı kalan, düşüncelerini O'nunla irtibatlı götüren, söylediği her söz O'na dayanan ve sözlerinin malzemesini O'ndan alan, her zaman doğruyu konuşmuş olur. Ferdi hayatı adına O'nu konuşturan doğru konuşmuş; millet hayatı adına söz hakkını ona veren doğru davranmış olur. Beyanında O'ndan güç alan O'nu konuşturmuş, ulum-u diniye, fünun-u medeniye adına onu konuşturan da doğru konuşmuş ve böylece her haliyle o, yalandan yanlıştan uzak kalmış sayılır. Doğrusu, Kur'an'ın ortaya koyduğu konularda ve bunları vaz' etme üslubunda öyle bir üstünlük vardır ki, ondan bir-iki ayetin bile bizim sözlerimiz içinde yer alması onları değiştirir, güzelleştirir, güçlendirir ve işitenler üzerinde deruni bir tesir icra eder.

* "O'nunla amel eden, mutlaka mükafat görür": Kur'an'ı hayatımızda tatbike terettüp eden mükafatların başında, dalaletten kurtulup, delillerin, burhanların ve hususi İlahi inayetin diğer bir unvanı sayılan hidayet gelir. Kur'an çizgisinde amele amel-i salih denir ve bu, bir insan için ikinci derecede önemli bir mazhariyettir. Dosdoğru inanmadan namazı tastamam eda etmeye, ondan zekata ve değişik yardımları kusursuz yerine getirmeye uzanan çizgide Hakk'ın hoşnutluğu hedeflenerek yapılan bütün güzel ameller, amel-i salihtir. Bütün bunların sonunda hidayette sabit kadem olma, kurtuluşa erme, Cennet ve Cemalullah'la şereflendirilme mükafatı gelir.

* "Kim onunla hüküm verirse, adaletle hükmeder": Kur'an'ın dört büyük maksadından biri adalettir. O, hakkı hakim kılmayı hedef almış, daima zulme karşı durmuş, hakkı konuşmuş ve hep hakkı tavsiye ve emir buyurmuştur; O'nun bizzat kendisi de baştan sona haktır. Dolayısıyla, ömrünü ona bağlı götürenler haktan şaşmaz; karar ve hükümlerini O'na dayanarak verenler, adaletli davranmış olur; O'ndan kopup gidenler ise katiyen hakka ulaşamazlar.

* "Kim O'na çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur": Bir kimse O'na çağırmayı iş ve dava edinmiş olursa, kendisi Sırat-ı Müstakim'e ulaşmış olur ki, Sırat-ı Müstakim'in kendisi de O, yani Kur'an'dır. Sırat-ı Müstakim, Allah (celle celaluhu) yolu, ona ulaştıran doğru yol, Allah'ın (celle celaluhu) Kitabı'nın muhtevası, iman ve İslam'ın esasları, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onun ashabının yürüdüğü şehrah veya İslam milleti gibi hususların her biri veya mecmuundan ibaret görülmüştür. Bu çerçevede verilen "Sırat-ı Müstakim" bizde, insanları yanıltmadan, sağa-sola saptırmadan, ifrata-tefrite düşürmeden dosdoğru hakka ve selamete ulaştıran, herkese açık ve kapsamlı manevi bir yol hissi uyarır.

Böyle bir yol hissi, bir tasarı ve bir hayalden ibaret değildir. O defalarca hayata geçirilmiş, uygulanmış ve o yolda yürüyenleri dünyevi-uhrevi saadetlere erdirmiş işlek bir yoldur. Başımızı kaldırıp geçmişe baktığımızda, hemen birkaç adım önümüzde nebiler, sıddikler, şehitler ve salihlerin izleri ile karşılaşırız; karşılaşır ve kendimizi adeta onların güzel bir refiki gibi görürüz.

Bu biricik necat yolu Kur'an'ın tekeffülündedir. Kur'an'a çağrı bu yola çağrıdır. Kur'an beraberliğini duyma, Sırat-ı Müstakim erbabının maiyyetini duyma demektir. Bu yolda yalnızlık yoktur; bu yolda gurbet söz konusu değildir. Zira bu yol, her zaman insanlığın en namdarlarının gelip geçtiği, gidip Peygamber refakatine erdiği, kanatlanıp Allah'a (celle celaluhu) ulaştığı tecrübe edilmiş işlek bir yoldur. Onda yürüyen maksuduna erer; sapıtıp gitmekten ve Allah'ın gazabına uğramaktan kurtulur.

Yeni Ümit Dergisi 54. Sayı, Ekim, Kasım, Aralık (2001)

Yazar:
Selçuk Çamcı
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 03-09-2010
3,521 kez okundu
Block title
Block content
Konuk

hayattaki en buyuk hakikat kişinin kendi varlığıdır.KUR'AN-I KERİM'i OKUYABİLECEK İNSAN; ALLAH'I seviyorum ve onun için her şeyi göze alabilirim diyebilen insanın dır.RAB'ine karşı samimiyetini ortaya koyacak yapılacaklardır KUR'AN. BEN ALLAH'I seviyorum^^ SÖZÜNÜ DOĞRULAYICI KILAN PİN KODUDUR KUR'AN. BUNUN AKSİNE HAYATINDA KUR'ANIN DOĞRULTUSUNDA OLMAYAN TÜM SÖZLÜ HAREKETLİ FİİLLER ^^BEN ALLAH'I SEVİYORUM CÜMLESİNİ DOĞRULAMAZ.