Buradasınız

"Beni Hûd Sûresi İhtiyarlattı"

Tirmizî'nin Sâhih'inde (Sünen) ve Hâkim'in Müstedrek'inde rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte, "(Erken) ihtiyarladığını görüyorum." veya "İhtiyarladın ey Allah'ın Peygamberi!" diyen Hz. Ebu Bekir (ra)'e, Hz. Peygamber (sav), "Beni, Hud, Vâkıa, Mürselât, Amme yetesâelûn ve İzeş-şemsu kuvviret sûreleri ihtiyarlattı" cevabını vermiştir. Bazı rivayetlerde, Resûlullah'a erken ihtiyarladığını söyleyen, Hz. Ömer (ra) ve Sa'd b. Ebî Vakkas (ra) olarak geçmektedir.

Herhangi bir hadîs-i şerife dayanarak, bir neticeye varmak veya bir hüküm vermek için, önce onun rivayet olarak değerine bakmak gerekir. Tirmizî, kitabına aldığı bütün hadîslerde olduğu gibi, bu hadîsin rivayet değerini de, kendine has ıstılahı ile belirtmiş ve "Bu, bir hasen-garib hadîstir" demiştir. Binaenaleyh, bu sözün ne mânaya geldiğini anlamalıyız. Tirmizî, "hasen" kelimesini, el-Câmiu's-Sahih'inde, diğer ismi ile "Sünen"inde, "Senedinde, yani raviler zincirinde, yalanla itham edilmiş bir tek ravi dahi bulunmayan, aynı zamanda şazz olmayan, yani bir ravinin, kendisinde daha güvenilir diğer bir raviye ters rivayeti şeklinde olmayan ve başka benzeri rivayet zincirleriyle de rivayet edilmiş olan hadîs" mânasında kullanmıştır.

Bu tarife göre, hasen hadîs, rivayet zincirinde bulunan ravilerinden hiçbiri, hadîs ilminde kendilerine "cerh ve ta'dil âlimleri" denen ve ihtisas sahaları, hadîsleri, ravileri ve metinleri, yani mânaları açısından değerlendirmek olan mütehassıslar tarafından yalan söylemekle itham edilmemiş, bir diğer ifadesiyle yalan söylediği tes-bit edilmemiş ve de başka rivayet zincirleriyle, aynı şekilde rivayet edilerek güvenilirliğini artırmış olan hadistir. Görüleceği gibi, bu özelliklere sahib olan bir hadis, oldukça kuvvetli bir hadistir. Diğer hadis âlimlerince, "hasen hadis"in,"Yaygın olmayan, herkesçe bilinmeyen garib hadîs" şeklinde ve "Münker olan, yani zayıf bir ravinin rivayetine, ondan daha zayıf bir ravi tarafından muhalif şekilde rivayet edilen hadis" veya"Zayıf ravinin sıkâ, yani sağlam ve güvenilir ravi veya ravilere muhalif olarak rivayet ettiği hadis" şeklinde tarifleri de yapılmıştır. Fakat İmam-ı Tirmizî'nin orijinal kullanımına göre" hasen" olarak nitelenen hadis, makbul olup, hüccet olarak kullanılabilir.

Tirmizî, bu hadisin "hasen" oluşunun yanı sıra, "garib" olduğunu da söyler. O, Sahih'inin sonuna ilâve edilmiş olan Kitabu'l-İlel'inde, "garib" tabirini hangi mânada kullandığını anlatmak için şunları söylemektedir; "Bu kitapta, garip olduğunu söylediğimiz hadisler, hadisçilerin çeşitli sebeplerden dolayı garip, yani zor ve alışılmış dışı buldukları rivayetlerdir. Nice hadisler vardır ki tek bîr yoldan rivayet edildiği için, garip sayılmıştır..." Görüldüğü gibi bu tabir, Tirmizî yanında, hadisin tamamen zayıf oluşuna işaret etmemektedir. Nitekim Hâkim en-Nisaburî, ilgilendiğimiz bu hadisi, İmam-ı Buharî'nin şartlarına uygun ve Sahih-i Buharî'deki hadisler kadar sahih bir hadis olarak değerlendirmiştir.

Hadisi değerlendirirken, Tirmizî'nin bu hadis hakkındaki sözünü esas alışımızın sebebi, onu, Kütüb-i Sitte dediğimiz, Ehl-i Sünnetçe en güvenilir altı hadis kitabı içerisinde, sadece Tirmizî'nin Sahih'inde buluyor olmamızdır. Ama bunu, Kütüb-i Sitte dışında, bazı hadis kitaplarında da aynı veya benzer şekillerde görmekteyiz. Meselâ Taberânî bunu, el-Mu'cemu'l-Kebîr'inin bir yerinde "Hûd sûresi ve kardeşi sûreler beni ihtiyarlattı" şeklinde rivayet ederken, bir başka yerinde "kardeşi sûreler" ifadesine açıklık getiren tarzda, "Beni Hûd sûresi ve kardeşleri Vakıa, Hâkka ve Tekvir sûreleri ihtiyarlattı" şeklinde rivayet etmiştir. Nureddin el-Heysemî, bu hadislerin rivayet zincirinde yer alan ravilerin çoğunun güvenilir, ama bazılarının zayıf olduğuna dikkat çekmiştir.

Dikkat edilirse, Taberânî'nin rivayetinde, Tirmizî'nin Sahih'inde yer alan rivayete ilâveten, Hâkka sûresi geçmektedir. Kitabında bu hadise yer veren İbn Merduye'nin rivayetlerinin biri,"Hûd ve kardeşleri olan sûreler beni vaktinden önce ihtiyarlattı" şeklinde iken, bir diğeri, "Hûd sûresi ve mufassal sûrelerden olan kardeşleri beni ihtiyarlattı" şeklindedir. Bir diğer rivayetinde ise bu kardeşlerin, Vâkıa, Kâria, Hâkka, Tekvir ve Mearic sûreleri oldukları belirtilmiştir. Bu rivayette de öncekilere ilâveten, Kâria ve Mearic sûreleri zikredilmiştir. Rivayet, Zevaidu Abdullah b. Ahmed ve Tefsiru Ebu'ş-Şeyh'de, "Beni Hûd sûresi, kardeşi olan sûreler, kıyâmet gününün bahsi ve geçmiş ümmetlerin kıssaları ihtiyarlattı" şeklinde yer almıştır.

Rivayetler, temelde aynı mânâyı ihtiva etmekle birlikte, biz, bunların en sahihi kabul ettiğimiz Tirmizî'nin rivayetini esas alacağız. Dolayısıyla da, her ne kadar, onunkinin dışında bazı rivayetlerde, Resûlullah (sav)'in ihtiyarlamasına sebep olan husus, açık olarak ifade edilmiş ise de, onlar çok kuvvetli rivayetler olmadıkları için, meseleyi daha geniş açıdan ele almaya ve esas sebep veya sebepleri tesbit etmeye çalışacağız.

Bütün bu değişik rivayetlerde, Hûd sûresinin kardeşleri olarak yer alan sûreler şunlardır: Vâkıa, Hâkka, Mearic, Mürselât, Nebe', Tekvir ve Kâria... Bu sûreler, Medine döneminde gelmiş bazı âyetler ihtiva etmekle birlikte, Mekkî'dirler , yani Hz. Peygamber (sav)'in Medine'ye hicretinden önceki dönemde, îmân temellerinin atılıp hakikatlerin Mekke müşriklerine çeşitli yol ve üslûplarla anlatılmaya çalışıldığı zamanda nazil olmuşlardır. Bütün bu sûreler, muhtemelen, onunla benzer konular ihtiva ettikleri için, "Hûd sûresinin kardeşleri" ismini almışlardır. Çünkü bu sûreler, genel olarak, kıyametin dehşetli hallerini, ahiret azabını, öte dünyanın, insanın başına üşüştüğünde, insanı birden ihtiyarlatan üzüntü ve kederlerini anlatmaktadır.Binaenaleyh, Hûd sûresi ile hadis-i şeriflerde kardeşleri olarak isimlendirilen sûrelerin bahsettikleri belli başlı konulara ve ihtiva ettikleri dikkat çekici unsurlara göz atmakta fayda var.

Hûd sûresinin kardeşlerinden olan Kâria sûresinde kıyamet ve dehşetli hallerinden, dünya hayatının neticesi olarak, iyilerin mükâfatlandırılıp, kötülerin azaba atılacağından, aynı şekilde Tekvîr sûresinde, kıyametin nasıl kopacağından, ahiretteki hesaptan ve cennet ile cehennemden; Nebe' sûresinde, yine kıyametten, Allah'ın kudretinden ve nimetlerinden, bir ayırım günü olan ahiretten ve bu ayırımın, yani iyiler ile kötülerin, müttakî olup da yaptıklarının karşılığı cenneti hak edenler ile, bütün yaptıklarına pişmanlık duyacak cehennemliklerin ayırımı ve belirlenmesini sağlayacak hesaptan; Mürselât sûresi, kıyametten, nasıl meydana geleceğinden, yine ondaki ayırımdan, insanların o gündeki hallerinden ve kısımlarından; Meâric sûresi, kezâ en candan dostları birbirine unutturan o kıyametten, onun dehşeti karşısında en sevdiklerini bile feda etmeye hazır insan karakterinden, dirilişi zor görenler için Allah'ın kudretinden, Hâkka sûresi, büyük gerçek olan kıyametten, dünyada iken korkunç şekilde helâk edilen kavimlerden, kıyametin kopuşundan, insanı tir tir titreten ve bütün yaptıklarına pişman ettiren hesaptan, cehennemden, cehennemliklerin ibretli hallerinden ve bu ümmet için o büyük imtihanın medârı olan Kur'ân-ı Kerîm'den; Vâkıa sûresinde yine kıyametten, kopuşundan, o günde insanların üç ana gruba ayrılışından, bunlardan cennetliklerin sayısının azlığından, cehennemliklerin hazin durumundan, cennete girenlerin imrenilecek hallerinden, yaratılış ve ölüm gerçeğinden bahsedilmiştir.

Rivayetlerin mihveri olan Hûd sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'den, onu gönderen yüce makamdan, gönderiliş sebebinden, Peygamber (sav)'in iki önemli görevinden, yani inananları tebşir (müjdeleme), inanmayanları inzar (ikaz)'dan, insanlara düşen kulluktan ve bu kulluğun neticesi olan uhrevî mükâfat ve mücazâtdan bahsederek söze başlamakta ve birkaç âyette varlık âlemini, yaratılışından kıyametine kadarki sınırları arasında âdetâ özetlemektedir. Daha sonra Allah Teâlâ'nın sınırsız kudret ve ilminden bahsedip, göklerin ve yerin yaratılışının, insanları imtihan etme ve bu imtihanın neticesine göre karşılık verme hikmetinden dolayı olduğuna dikkat çekmiş ve bu imtihan sahnesinin baş aktörü olan insanın karakterini iki âyette güzel bir şekilde özetlemiş, bundan sonra da Peygamberine şöyle seslenmiştir: "Neredeyse sen, (müşriklerin), 'Eğer Muhammed, iddia ettiği gibi bir peygamber ise), ona (gökten) bir hazine indirilmeli veya beraberinde bir melek gelmeli değil miydi?' demelerinden ötürü, sana vahyolunanların bir kısmını (insanlara tebliğ etmeyi) terk edeceksin veya bunları onlara okumaktan göğsün daralacak, sıkılacaksın. Ama sen sadece bir uyarıcısın ve herşeye vekil olan Allah'dır" (Hûd, 11/12). Bu hitap ile Hz. Peygamber (sav)'den, her zorluğa rağmen, vazifesini yerine getirmesi istenmiştir. Bu hitaptan sonra, tebliğin esası olan Kur'ân'dan, insanlarca, onun benzerinin söylenemeyeceğinden, insanların temel iki tercihlerinden ve bunun neticesi olarak iki kısma ayrılan insanların, îmân açısından tavırlarından bahsedilmiş, daha sonra da insanlık tarihinden buna örnekler verilmiştir. Bu meyanda Nuh (as)'dan, kavminin azgınlık ve istihzalarından, çektiği çilelerden, oğlunun bile kendisine karşı çıkışından, bir baba olarak çırpınışından ve o meşhur tufandan bahsedilmiştir. Sonra sûreye adını veren Hûd (as)'dan ve peygamber olarak gönderildiği Ad kavminden, kavminin onunla alay edişinden ve neticede helâk oluşlarından bahsedilmiştir. Aynı minval üzere Salih (as) ile azgın kavmi Semud'dan, inkârlarından ve korkunç bir sesle yok edilişlerinden; İbrahim (as)'dan Lut (as) ve sapık kavminden, kavminin edepsizliği karşısında duyduğu utançtan, kâfir karısından ve bir koca olarak duyduğu ızdıraptan, netice olarak kavminin helâkinden; Musâ (as)'dan, Firavun'a karşı yürüttüğü şanlı mücadeleden ve neticede Cenâb-ı Allah'ın Firavun'u o müthiş yakalayışıyla cezalandırılışından bahsedilmiştir. Bütün bunlardan sonra dünya hayatından sonra gelecek kıyametten, ahiretten, şakilerle dolacak olan cehennemden, saidlerle dolacak olan cennetten bahsedilip, "Şüphesiz Rabbin hepsinin yaptıklarının karşılığını tastamam verecektir. Çünkü Allah (insanların) yaptıklarından hakkıyla haberdardır. Binaenaleyh emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Seninle beraber tevbe edenler de (hep dosdoğru olsunlar), aşırı gitmeyin. Çünkü O (Allah), yaptıklarınızı görüyor"(Hûd, 11/111-112) buyrulmuştur. Daha sonra yine sabredenlerden yani mü'minlerden ve zulmedenlerden, yani kâfirlerden bahsedilip "Yemin olsun ki, 'Ben cehennemi, cinler ve insanlarla tamamen dolduracağım' " (Hûd, 11/119) İlâhî fermanı ile ve bunu destekleyen hususlarla sûre sona ermiştir. Görüleceği gibi, Hûd sûresinin ve kardeşlerinin temel konuları hemen hemen aynıdır.

Hûd sûresinde Hz. Peygamber (sav)'i ihtiyarlatan şeyin, sûrede yer alan "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" âyetinin manevî ağırlığı olduğuna dair yaygın bir kanaat bulunmaktadır. Bu yüzden biz de bu husus üzerinde daha fazla duracağız ve bu noktanın tahlilini yapacağız. Bazı müfessirler, "Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı" hadis-i şerifinin söyleniş sebebini bu âyete dayandırırken, İbn Abbas (ra)'ın "Hz. Peygamber (sav)'e bu âyetten daha zor ve meşakkatli gelen, başka bir âyet inmemiştir" şeklindeki sözünü delil getirmişlerdir.

Beyhakî, Şu'abu'l-İman adlı eserinde, Ebu Ali eş-Şeterî'den şunu rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber (sav)'i rüyamda gördüm ve O'na, 'Senden, "Beni Hûd sûresi ve kardeşleri ihtiyarlattı" dediğin rivayet edildi' dedim. 'Evet' buyurdular. Bunun üzerine, 'O sûrede seni ihtiyarlatan nedir? Onda yer alan peygamber kıssaları mı, yoksa o peygamberlerin ümmetlerinin helâk haberleri mi?' dedim. 'Hayır onlar değil, fakat ondaki "Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol! emri" buyurdular."

Hz. Peygamber (sav)'i rüyada görmek, şeytan rüyada O'nun yerine geçip, O'nun gibi görünemeyeceği için, hak ve doğru kabul edilmiştir ama, rüyayı görenin gördüklerini tam olarak muhafaza ettiğini söylemek güç olduğundan, delil olma açısından zayıftır ve doğru olsa bile sadece gören için bağlayıcı bir delil sayılabilir.

Ebu Ali eş-Şeterî'nin rüyasında olduğu gibi, Hûd sûresinde Hz. Peygamber (sav)'i ihtiyarlatan şeyin, sadece o âyet olduğunu söylemek zor. Çünkü yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Hz. Peygamber (sav), kendisini ihtiyarlatan sûre olarak sadece onu zikretmemiş, ona ilâveten "Hûd sûresinin kardeşleri" diye -değişik rivayetlere göre- yedi sûre daha saymıştır ve bunların hiçbirinde, "istikamet emri" yani "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" âyeti yoktur. Hem sonra İbn Asakir'in, Ca'fer bin Muhammed'den rivayet ettiği benzeri bir başka rivayette Hz. Peygamber (sav), "Beni Hûd sûresi, kardeşleri ve benden önceki ümmetlere yapılan şeyler, (yani başlarına gelen ikablar) ihtiyarlattı" buyurmuştur ki, zayıf da olsa bu rivayet, O'nu ihtiyarlatan şeyin "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" emrinden ibaret olmadığını gösterir.

Nitekim bazı arifler Resûlullah (sav)'ı ihtiyarlatan şeyin, sûredeki istikamet emri ile birlikte, Cenâb-ı Allah'ın, "Rabbin dileseydi, insanları (hepsi hak dine bağlı) tek bir ümmet yapardı. Ama Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar, (kimi hak, kimi batıl üzere giderek) ihtilaf edip durmaktadırlar. Zaten Allah onları, bunun için yaratmıştır ve Rabbinin, 'Yemin olsun ki cehennemi, cinlerden ve insanlardan (asi olanlarla) dolduracağım" sözü tam yerini bulacaktır" (Hûd, 11/118-119) âyetlerinde ifadesini bulan ilâhî tehdid olduğunu söylemişlerdir. Binaenaleyh sûrede, Hz. Peygamber (sav)'i ihtiyarlatan şeyin, bu zikredilenlerle birlikte, gerek bu sûrede, gerek kardeşleri olarak sayılan diğer sûrelerde yer alan ana konular ve dikkat çekici unsurlar olduğunu söylemek, en doğrusu gibi görünüyor. Şüphesiz "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" emri de, bu unsurların en önemlilerindendir.

Müfessir Alusî'nin de işaret ettiği gibi, sûrenin yapısı, Allah Teâlâ'nın, peygamberi Hz. Muhammed (sav)'e, Hz. Adem (as)'den O'na kadar sürüp gelen peygamberlik işinin zorluğunu ve bu yüce vazifeyi yapanların karşılaştığı meşakkatler ile bunu yüklenmeye bağlı olan faydaları gösterme temeline dayanmakta olup, Resûlullah'ı teselli ve manen takviye sadedinde değildir. Binaenaleyh sûre, bu şekilde başından sonuna kadar, Hz. Peygamber (sav)'e yol gösterme sadedinde olunca, "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" emri, sûrenin bir neticesi ve özeti gibi olmuş olur. Binaenaleyh bu sûre nazil olunca, ihtiva ettiği zor ve meşakkatli durumlar, Hz. Peygamberi korkuttu ve O, ahiret gününde, vazifelerini hakkıyla yerine getirememiş olarak Allah'ın huzuruna vardığında, hesap vermekte zorlanacağını düşünerek endişeye kapıldı. İşte bundan dolayı bu sûrede kıyametten bahsolunması, O'nu fazlasıyla korkuttu.. Hz. Peygamber (sav) Allah'ı en iyi bilen ve dolayısıyla O'ndan en çok korkan kişi olunca; bu sûre de ihtiva ettiği konularla, çok yönlü olarak kıyameti hatırlatınca, sûreler arasında âdetâ, O'nu (sav) ihtiyarlatan birinci sûre olmuştur. Bundan dolayı Resûlullah (sav), bir rivayet hariç, ilgili bütün rivayetlerde önce Hûd sûresini zikretmiştir. Bu sûredeki "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" âyeti de sûrenin bir özeti ve neticesi gibi olunca, bir bakıma Resûlullah (sav)'ı ihtiyarlatan şey olmuştur. Çünkü O'nu ihtiyarlatan şeyin, bütün bu konuları ihtiva eden kardeş sûreler olması, yahut Hûd sûresi olması, yahut da Hûd sûresindeki bu âyet olması arasında, temelde bir fark yoktur.

Kur'ân-ı Kerîm'de, Hûd sûresi dışında, istikamet emrini, yani "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" emrinin mânâsını ihtiva eden başka âyetler de bulunmaktadır. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi belki bunların en dikkat çekicisi Hûd sûresinde bulunandır. Benzeri bir âyet de Şûrâ sûresinde, "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve onların heva u heveslerine uyma ve de ki: 'Ben Allah'ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adalet yapmakla emrolundum. Allah hem bizim, hem de sizin Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir..." (Şûrâ, 42/15) şeklinde yer almaktadır. Dikkat edilirse Hûd sûresindeki âyet, buna göre daha büyük bir tehdid ve sakındırma taşımaktadır.

Bu iki ayetten başka, dolaylı ve dolaysız olarak "İstikamet" yani "dosdoğru ol" emrini ihtiva eden âyetler bulunmaktadır. Cenâb-ı Allah, Fussilet sûresinde, "Tanrınız tektir. Binaenaleyh O'nun yolunda dosdoğru olun ve O'ndan mağfiret isteyin" (Fussilet, 41/6), yine aynı sûrede, "Rabbimiz Allah'dır deyip sonra dosdoğru olanların üzerlerine melekler inerler ve 'Korkmayın, endişe etmeyin. Size söz verilen cenneti (düşünerek) sevinin' derler" (Fussilet, 46/30). Ahkâf sûresinde, "Rabbimiz Allah'dır deyip sonra dosdoğru olanlar için bir endişe yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar, cennet halkıdır ve yaptıklarına karşılık orada ebedî kalacaklardır" (Ahkâf, 46/13-14). Cin sûresinde, "Eğer onlar, istikamet üzere dosdoğru olsalardı, onlara bol su verirdik... "(Cin, 72/16). Tekvir sûresinde, "Bu Kur'ân, bütün herkes için özellikle de sizlerden dosdoğru olmak isteyenler için bir hatırlatma, bir va'z ü nasihattir"(Tekvir, 81/28). Yunus sûresinde, Hz. Musa ve Hz. Harun'a hitaben, "Dosdoğru olun ve cahillerin yoluna uymayın" (Yunus, 10/89) buyurmuştur. Fakat Tekvir sûresi hariç, içinde "istikamet", yani "dosdoğru olma" kelimesi geçen bu sûrelerden hiçbiri, hadis-i şeriflerde, Hûd sûresinin kardeşleri arasında sayılmamıştır. Bu da calib-i dikkat bir husustur.

Söz konusu hadis-i şerif, İbn Asakîr'in Tarih'inde, "Beni Hûd sûresi, kardeşleri ve Allah Teâlâ'nın benden önceki ümmetlere verdiği cezalar ihtiyarlattı" şeklinde rivayet edilmiştir. El-Münâvî bu hadisi, şu şekilde şerhetmiştir: "Bu, 'Beni Hûd sûresi ve içinde 'dosdoğru ol' emri bulunan kardeşi sûreler ve benden önceki, ümmetlere Allah Teâlâ'nın dünyada iken, nesillerini tamamen yok etmek için verdiği cezalar ihtiyarlattı" demektir. Bu durum, kendisi ismet sahibi olmasına, yani günahlardan uzak olmasına rağmen, Hz. Peygamber (sav)'i ihtiyarlatmıştır. Bunun izahı şöyledir: Hak Teâlâ'ya karşı hile yapılamaz. Çünkü mukarreb, yani ibadetleri ile Rabbine yaklaşmış olan, istikamette-dosdoğru olmada ne kadar ileri gitmiş olursa olsun, Allah'a karşı takındığı edep, O'nu, bu dosdoğru olma emrini, artık bundan sonra yükselecek bir makam kalmamış derecede, yani dahası mümkün olmayacak bir şekilde tastamam yerine getirdiğini iddia etmekten alıkor. Hatta mukarreb kula yakışan, başka insanlara nazaran, Allah'tan daha çok korkmaktır. Çünkü heybet tecellisinin tam olmasından dolayı, şiddetli korku duygusu, bu kıymetli mukarreblerin önemli özelliklerindendir. İşte bu yüzden, Allah'a kurbet, yani yakınlık arttıkça, korku da artar. Allah Teâlâ'ya karşı şımarıklık ederek, mukarreblik makamında olduğunu iddia eden kimsenin, aslında mukarreblikten haberi yoktur.

Görüldüğü gibi el-Menâvî de, hadisi, özellikle istikamet emri açısından değerlendirmiştir. Çünkü "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol emri, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, bütün inanç ve ibadet konularını içine alan ve Allah Teâlâ'dan Hz. Peygamber (sav)'e vahyedilmiş olan, gerek kendisine yönelik, gerek kendisiyle birlikte ümmetine yönelik bütün fermanları, bilgileri ve ahlâk öğretilerini ihtiva eden genel bir ifadedir. Bu emir özellikle Hz. Peygamber (sav) için, "Dosdoğru olmaya devam et" mânâsına gelir. Çünkü O, istikamet üzereydi ve Rabbinin verdiği görevleri hakkıyla yapıyordu. Binaenaleyh bu emir, O'nun için, "Bu haline devam et" mânasına, diğer insanlar için ise, "Dosdoğru olun" mânasına gelir.

Şüphe yok ki gerçek mânada, dosdoğru olmak zordur. Büyük müfessir Fahreddin Râzî, bu zorluğu şöyle bir misalle anlatır: "Gölgeli ve güneşli yeri birbirinden ayıran düz çizgi, enine bölünemez bir bütündür. Bu çizginin iki tarafını gözle net bir şekilde farkedemezsiniz. Çünkü gölgeli taraf ile güneşli taraf, birbirine çok yakın olduğu için, insanın gözü, herbirini diğerinden ayırt edebilecek şekilde, aralarındaki bu ince sınırı tam olarak göremez. İnsan, işte aynen bunun gibi, Allah'a kulluğun bütün kısımlarında da, (sınırı tam belirleyemez ve hata yapabilir.)... (Meselâ, insanda bulunan) gazap kuvvetiyle, şehvet kuvvetinden her birinin, ifrat ve tefrit olmak üzere, iki aşırı ucu bulunup, her iki aşırılık da kınanmıştır. (Kınanmayan ve tavsiye edilen) bu ikisini birbirinden ayıran, iki taraftan birisine meyletmeyecek biçimde, tam ortada duran çizgidir. İşte hep bu çizgi üzerinde durabilmek zordur. Binaenaleyh böylece anlaşılıyor ki Sırat-ı Müstâkîm'i, yani dosdoğru olan yolu bilmek son derece zordur. İyice bilinse bile onun üzerinde kalabilmek ve ona göre hareket etmek daha da zordur. Bu makam, yani istikamet makamı, çok zor olduğu için, İbn Abbas (ra) "Kur'ân'ın tamamında, Hz. Peygamber (sav)'e, 'Emrolunduğun gibi dosdoğru ol' âyetinden daha zor ve meşakkatli gelen başka bir âyet nazil olmamıştır" demiştir.

Tasavvuf erbabı bazı zatlar, istikametin zorluğunu anlatmak için demişlerdir ki: "İfrat ve tefritin arasını bulup, bir milim bile ikisinden birine meyletmeden dosdoğru gidebilmek, ancak Allah Teâlâ'nın yardımı ile ve de gücü-kuvveti tamamen Allah'a ait bilmek ile olur. İşte bundan dolayı, istikamet üzere olmaya ancak, kuvvetli 'müşahedeleri' ile ve yüce 'nurlar' ile manen desteklenen ve Hak'dan olan bir ilgi ile korunan kimseler güç yetirebilir." Nitekim Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (sav)'e, "Eğer Biz seni sağlamlaştırmamış, sana sebat vermemiş olsaydık, o (müşriklere) biraz yaklaşırdın"'(İsra, 17/74) buyurarak buna işaret etmiştir. Bazı arifler de, kıldan daha ince, kılıçtan daha keskin Sırat Köprüsünü, bu istikamet yoluna işaret saymışlardır. İbn Ebi Hatim'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, bu âyet nazil olduktan sonra, Hz. Peygamber (sav)'in bir daha güldüğünün görülmediği bildirilmiştir.

Sözlükte "düzgün ve dosdoğru olmak, eğri olmamak" mânasına gelen "istikamet", bir tasavvuf ıstılahı olarak, "Sülûk esnasında, herhangi bir cihete meyletmeden, itidal üzere hareket etmek; Allah'a rağmen tercih yapmamak, emirlere uyup, nehiylerden kaçınmaya devam etmek ve ilâhî hükümleri bilmede kemal sahibi olmanın doğurduğu netice" şeklinde tarif edilerek, sufîlerin "makam ve halleri'nden biri sayılmıştır. Buna göre "İstikamet", herşeyin kendisiyle kemal bulduğu ve tamam olduğu bir derecedir. Her çeşit hayrın meydana gelmesi ve düzene konulması, istikametin varlığı ile mümkündür. Her halinde istikamet üzere bulunmayanın, bütün gayreti boşa gider, cehdi zayi olur. Bir kimse, istikamet üzere olmazsa, bulunduğu makam ve dereceden ileri gidemez ve sülûkunu sağlam bir temel üzerine oturtmamış olur. Sülûkun, yani nefsi tezkiye edip, kamil insan olma yoluna girişinin başlangıcında da, sonunda da istikamet üzere olmak gerekir. Bu istikamet çok zor bir iş olduğu için, ona ancak büyük zatların gücünün yeteceği söylenmiştir. Çünkü istikamet, alışkanlıkların dışına çıkmak, resmîlikten ve âdetlerden ayrılmak, gerçek mânada bir doğrulukla Hak Teâlâ'nın huzuruna durmaktır. Bundan dolayı Hz. Peygamber (sav), "Tam güç yetiremezseniz de istikamet üzere olun" ve "İstikamet üzere olun. Eğer istikamet üzere olursanız ne güzel olur" buyurmuştur. İbn Esir bu hadîse, "Güç yetiremezseniz de, yani (istikamet gerektiren hususları) saymaya ve tam tesbit etmeye güç yetiremezseniz de, her hususta dosdoğru olun, hiç sapmayın" mânâsını vermiştir. Vasıtî, bu konuda "Bütün güzellikler, istikamet ile tam ve kamil olur; o olmayınca da, bütün güzellikler çirkinleşir" derken, İmam-ı Şiblî, "İstikamet, yaşadığın zaman içinde kıyametin koptuğunu ve (Allah Teâlâ'mn huzurunda bulunduğunu) müşahede etmendir" diye tarif eder.

İstikamet üzerinde bu kadar uzun durmamızın sebebi, "Beni Hûd sûresi ve kardeşleri ihtiyarlattı" hadisinin, özellikle "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" âyeti sebebiyle söylenmiş olduğuna dair yorumlardır. Eğer hadisteki "kardeşleri" ifadesini, "içinde dosdoğru ol emri bulunan sûreler" mânasına alırsak, yukarıda sıraladığımız istikamet mânâlı âyetlerin bulunduğu sûreler de, bu ifadenin içine girmiş olur. Ama bunu, "içinde, geçmiş peygamberlerin ve ümmetlerin başlarına gelen olaylardan bahseden sûreler" mânâsına alırsak, o zaman birçok sûre, bu ifadenin içine girmiş olur. Bu durumda, konumuzla ilgili rivayetlerin bazılarında, Hûd sûresinin kardeşleri olarak sayılanlar, bunlara birer misal olmak üzere zikredilmiş kabul edilebilir.

Hz. Peygamber (sav)'e, vaktinden önce ihtiyarladığını söyleyen sahabeler, bu hususu rüyasında soran Ebu Ali eş-Şeterî gibi, Hûd ve kardeşi sûrelerdeki hangi hususların O'nu ihtiyarlattığını sorma ihtiyacını hissetmemişlerdir. Çünkü onlar, bu sûrelerin hepsinde bulunan ve insan için ağır ve zor olan şeylerin Hz. Peygamber (sav)'i ihtiyarlattığını anlamışlardır. Binaenaleyh bu "dosdoğru ol" emri ile birlikte, bu sûrelerin ihtiva edip de, gereğini yerine getirememe endişesinden dolayı Resûlullah (sav)'a ağır gelen hususların hepsi O'nu ihtiyarlatmıştır. Çünkü O, ileri bilgisi ve yüksek makamı ile, durumun ciddiyet ve zorluğunu herkesten fazla hissetmektedir.

Bazı alimler bu hadisleri izah ederken şunları söylemişlerdir. "Hz. Peygamber (sav), bu sözü muhtemelen şu sebeplerden dolayı söylemiştir: Bu sûreler, kısa olmalarına rağmen, kıyametin korkunç hallerinden ve enteresan durumlarından, insanı dehşete düşüren özelliklerinden bahsetmekte, o günde azaba uğrayacak insanların halet-i ruhiyelerini anlatmaktadır. Dolayısıyla da bunlarda, ileri derecede bir tehdid ve va'îd bulunmaktadır. Bütün bunlara ilâveten bir tanesinde "Dosdoğru ol" emri yer almıştır. Çünkü dosdoğru olmak, yani istikamet, daha önce de anlattığımız gibi, makamların en zorlarındandır ve bu, "şükür makamı" gibidir. Çünkü şükür makamı, Allah'ın in'am ettiği zahirî ve batınî duyuların hepsini ve vücudun bütün zerrelerini, yaratılış gayesi olan Rabbe ibadet için kullanıp, her uzva en yakışan tarzda hareket etmektir. İşte bundan dolayı, çok ağlamaktan, çok endişe etmekten ve çok niyazda bulunmaktan âdetâ bitkin düşen Resûlullah (sav)'a, "Allah Teâlâ, senin geçmiş ve gelecek bütün hata ve kusurlarını bağışladığı halde, hâlâ sabahlara kadar ibadet mi ediyorsun?" denildiğinde, "Şükreden bir kul olmayayım mı?" cevabını vermiştir.

Binaenaleyh bu hadislere genel bir mânâ vermek istersek şöyle deriz: "Bu sûrelerde anlatılan kıyamet halleri, geçmiş kavimlerin başlarına gelen hadiseler, o ümmetlerin peygamberlerinin göğüs gerdiği çetin şartlar, yine bu sûrelerde yer alan ilâhî va'idler, yani tehditler, âdetâ ciğerleri parçalayıp insanı eriten dehşetengiz hakikatler, ibret alma ve düşünmede de bize örnek olan, Hz. Peygamber (sav)'i, vaktinden önce ihtiyarlatmıştır." Hz. Peygamber (sav)'in korku ve endişenin, kendisinden çok ümmetiyle alâkalı olduğu da unutulmamalıdır. Çünkü, Cenâb-ı Allah'ın " (Ey insanlar) yemin olsun ki, size, sizden olan bir peygamber geldi. O'na, sizin sıkıntıya uğramanız çok ağır ve acı gelir. (Çünkü) O, size (mü'minlere), çok düşkündür, çok şefkâtli ve merhametlidir" (Tevbe, 9/128) âyetiyle belirttiği gibi, o kendisinden çok ümmetini düşünmektedir. Nitekim bir hadis-i şerifinde kıyameti anlatırken, o günde bütün peygamberler kendi derdine düştüğü bir zamanda, kendisinin ümmetinin derdine düşeceğini bildirmiştir." Binaenaleyh O'nu ihtiyarlatan endişenin, kendinden çok ümmetiyle alâkalı olduğunu söyleyebiliriz.

Böyle bir endişe ve sıkıntı ile Resûlullah (sav)'in saçlarının ağarması uzak görülecek bir şey değildir. Zaman zaman bazı kimselerin, üzüntüden bir gecede saçlarının ağardığını duymuşuzdur. Müfessir Zemahşerî bu hususta şöyle bir hadise nakleder: "Adamın birisinin, akşam vakti, saçı sakalı, karga gagası gibi simsiyah iken, sabaha kadar, pamuk gibi, bembeyaz olduğu görüldü. Sebebi sorulunca da, 'Bu gece rüyamda, cenneti ve cehennemi gördüm ve insanların zincirlere vurulmuş olarak cehenneme sevkedilişlerini seyrettim, manzaranın dehşetinden, gördüğünüz gibi oldum' cevabını vermiştir," El-Feyzu'l-Kadir müellifi bu hadisi şerhederken, aynı noktaya temas ederek der ki:"Ehl-i Yakîn, bu sûreleri okuduğunda, insanlarca unutulup gözardı edilen ve saçları ağartacak olan İlâhî mülkü, saltanatı, yakalayışı ve kahr u galebeyi görürler. Bunun korkusundan ölseler, yeridir, yani hiç çok görülecek bir durum değildir. Fakat Allah Teâlâ, dini yayıp ayakta tutsunlar diye, lüftedip onları öldürmez."

Aynı eserde, Resûlullah (sav)'ın erken ihtiyarlayışı izah edilirken, şu izah yapılmıştır: "Korku, ihtiyarlatır, yahut insana kendisini unutturur ve böylece vücudunun 'rutubeti' azalır. Bedendeki her kıl ve tüyün dibinde, sulandığı ve beslediği bir kaynak bulunmaktadır. Dolayısıyla vücudun rutubeti azaldığı zaman, bu kaynaklar kurur ve böylece kıllar-saçlar da, sulanmayan ekin gibi kurur, ağarır. Binaenaleyh ihtiyarın saçı da, vücudunun rutubeti gidip, cildi kuruduğu için ağarır. İşte Mustafa (sav), Allah Teâlâ'nın bu va'îdlerini ve kıyametin o dehşetli hallerini duyunca kalbi korku ile doldu ve vücudunun kaynakları âdetâ kurudu, daha vakti gelmeden ihtiyarladı. Zaten Allah Teâlâ da, kıyameti anlatırken, "Eğer inkâr ederseniz, çocukları ihtiyarlatan bir günden kendinizi nasıl kurtaracaksınız?" (Müzzemmil, 73/17) buyurarak, kıyametin dehşetli halini anlatmıştır. Bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak, İbn Münzir'in, İbn Mes'ud (ra)'dan rivayet ettiği hadis-i şerife göre: "Allah Teâlâ, Hz. Adem (as)'e, 'Kalk soyundan, yani bütün insanlık içinden, cehennemin payı olan kısmı ayır' diyecek. O, 'Ya Rabbi, Senin bana öğrettiklerinden başka birşey bilmiyorum' (yani bu payı nasıl ayıracağımı bilmiyorum) diyecek. Bunun üzerine, Hakk Teâlâ, 'Her bin kişinin, dokuzyüz doksan dokuzunu cehennemin payı olarak ayır' buyurur ve (dünyada iken yaptıklarıyla cehennemi hak etmiş olan) bu insanlar, diğerlerinden ayırt edilip, birbirlerine zincirlerle bağlanmış, yüzleri masmavi (mosmor), suratları ekşimiş olarak cehenneme götürülürler. İşte cehennemlik olan bu kimseler, diğerlerinden seçilirken, her çocuk, (olayın dehşetinden) ihtiyarlayıverir,"

Hz. Peygamber (sav), insanların en inanmışı olduğu için, bu sûreleri ve âyetleri okuyunca, sanki kıyameti bizzat görüyormuş ve yaşıyormuş gibi etkilenip, ihtiyarlamıştır. Rivayet edildiğine göre, gayet siyah bir saç ve sakala sahip olan Hz. Peygamber (sav), altmış küsur yaşında vefat ederken, sakalının alt dudağına yakın yerlerinde ve şakaklarında ağarmış bazı kısımlar, başında da bir miktar ak saç vardı. Bu ak saçların sayısının, yirmi kadar olduğu nakledilmiştir. Bundan dolayı, Peygamberimiz (sav)'in ihtiyarlayışını, bütün saçlarının ağarması şeklinde değil de, olduğundan daha yaşlı görünmesi şeklinde anlamak gerekir. Tabii ki bu yaşlı görünüşe, az da olsa, o ak saçların ve sakalın katkısı vardır. Hz. Ebu Bekir (ra)'in O'na, 'İhtiyarladın Ey Allah'ın Peygamberi" deyişi, muhtemelen, hem saçına sakalına düşen aklar, hem sırtındaki ağır yükün ve endişenin neticesi, yüzünde müşahede edilen yaşlılık hali sebebiyledir.

Hûd sûresi ve kardeşlerinin Hz. Peygamber (sav)'i ihtiyarlattığını ifade eden bu hadisler, bizlerin Kur'ân-ı Kerîm'i şuurlu okumamız gerektiğini göstermektedir. Kur'ân-ı Kerîm, eğer şuurlu okunursa, mesajları iyi alınırsa, haber verdiği hakikatler ve istikbale ait gerçekler, layık-ı veçhile düşünülürse, insanı, neredeyse vaktinden önce ihtiyarlatır ve ağırlığını hissettirir. Çünkü inanan insan, ondaki, hem geçmişe, hem bugüne, hem de geleceğe ait haberlerin, gerçeğin ta kendisi olduğunu bilir ve bu, onda büyük bir endişe ve korku meydana getirir. Zaten Kur'ân-ı Kerîm'de, sık sık bahsedilen takva da, bu mânâlı endişe ve korkunun tek kelimeyle anlatımından ibarettir. Hz. Muhammed (sav), insanların en mükemmeli, en akıllısı, "Dosdoğru ol" emrinin ne mânâya geldiğim en iyi anlayanı, ahiretteki tehlikeleri en çok bileni, dolayısıyla da bu endişe ve korkuyu en fazla hisseden, ama kendisinden çok ümmeti için hisseden zat olduğu için de, Kur'ân-ı Kerîm, bu açıdan en büyük tesiri O'nda göstermiş ve O'nu ihtiyarlatmıştır. Velhasıl Kur'ân, hakkıyla okunursa, insanı ihtiyarlatır.

DİPNOTLAR

1 Tirmizî, Tefsir, 57.

2 Hâkim en-Nisaburî, el-Müstedrek 'ale's-Sahihayn, II, 374, Daru'-Kütüb'il-ilmiyye, Beyrut, 1990.

3 el-Alusî, Ruhu'l-Meani, IX, 202, Daru İhyai't-Turasi'l-Arabi, Beyrut, trs.

4 Tirmizî, Tefsir, 57.

5 Bu hususta bakınız: "İmam-ı Tirmizî', Cebeci, Lütfullah, A.Ü. İslâmî İlimler Fakültesi Dergisi, sayı: 4, s. 300-301, Ankara, 1980.

6 Aydınlı, Doç. Dr. Abdullah, Hadis Istılahtan Sözlüğü, s. 68, Timaş Yayınları İstanbul, 1987.

7 A.g.e., s. 111.

8 A.g.e., s. 68.

9 Tirmizî, Kitabu'l-İlel, V, 758.

10 Hâkim, Müstedrek, M, 374.

11 es-Suyutî, el-Cami'us-Sağir, (Feyzu'l-Kadir Şerhu'l-Cami'is-Sağir ile birlikte), IV, 168, Matbaatu Mustafa Muhammed, Mısır, 1938; Nureddin el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, VII, 37, Daru'l-Kitâbî'l-Arabî, Beyrut, 1967.

12 el-Heysemî, VII, 37.

13 Kur'ân-ı Kerîm'in sûreleri, uzunlukları itibarıyla dört kısma ayrılır; tıval, yani en uzun sûreler; miûn, yani âyetlerin sayısı yüz civarında olan sûreler; mesani, yani âyetlerinin sayısı yüzden az, ama yüze yakın olan sûreler ve mufassal, yani kısa sûreler... İmam-ı Nevevî'ye göre, bu mufassal sûreler, 49. sırada yer alan Hucurât sûresinden, Nas sûresine kadar olan sûrelerdir. (Keskioğlu, Osman, Kur'ân-ı Kerîm Bilgileri, s. 128, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara, 1987)

14 es-Suyutî, el-Camiu's-Sağir, (Feyzu'l-Kadir ile birlikte), IV, 168-169.

15 Cerrahoğlu, Prof. Dr. İsmail, Tefsir Usulü, s. 79-83, A.Ü. İlâhiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1967.

16 el-Menavî, Abdurrauf, el-Feyzu'l-Kadir Şerhu'l-Cami'i's-Sağir, IV, 168, Matbaatu Mustafa Muhammed, 1938, Mısır.

17 er-Râzî, et-Tefsiru'l-Kebir, XVII, 71, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Tahran, trs; el-Alusî, XII, 152.

18 el-Alusî, XI, 202; ez-Zemahşeri, el-Keşşafan Hakâikı't-Tenzil, II, 295, Daru'l-Ma'rife, Beyrut, trs.; er-Razî, XVII, 71. Aynı rivayet Kuşeyrî'nin Risale'sinde Sülemî vasıtasıyla Ebu Ali eş-Şebevî'den yapılmıştır. (s. 304, trc., Süleyman Uludağ, Dergah Yayınları, İstanbul, 1978).

19 Buharî, İlim, 38; Ta'bir, 10; Müslim, Rü'ya, 10(IV, 1775).

20 Hz. Peygamber (sav)'in rüyada görülmesi hususunda bakınız: İbrahim Bayraktar, Hz. Peygamber'in Şemaili, Seha Yayınları, İst. 1990, s. 243-244; Doç. Dr. Talat Sakallı, Rüya ve Hadis Rivayeti, Isparta 1994.

21 el-Alusî, XII, 152.

22 A.g.e., XII, 165.

23 el-Heysemî, Nureddin, VII, 37.

24 el-Alusî, XII, 152-153.

25 el-Menavî, IV, 169.

26 el-Alusî, XII, 152.

27 er-Razî, XVII, 71.

28 el-Alusî, XII, 152.

29 A.g.e., A.y.

30 Uludağ, Süleyman, Kuşeyrî Risalesi Tercümesi, s. 302 (dn. 77).

31 el-Kuşeyri, Kuşeyrî Risalesi, s. 302-305, Ter. Süleyman Uludağ.

32 Tirmizî, Taharet, 4(I, 101-102)

33 İbnu'l-Esir, en-Nihaye, I, 398.

34 el-Kuşeyrî, s. 304.

35 el-Alusî, XII, 152.

36 el-Menavî, IV, 169.

37 A.g.e., IV, 168.

38 Tirmizî, Kıyame, 10 (IV, 622-624).

39 el-Menavî, IV, 168.

40 ez-Zemahşerî, IV, 178.

41 el-Menavî, IV, 168.

42 A.g.e., A.y.

43 el-Alusî, XXIX, 109.

44 Bayraktar, Dr. İbrahim, Hz. Peygamber'in Şemaili, s. 47-48.

Yeni Ümit Dergisi (32. Sayı Nisan, Mayıs, Haziran 1996)

Yazar:
Lütfullah Cebeci
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 02-04-2010
5,686 kez okundu
Block title
Block content