Bakara 258. ayette geçen İbrahim ile Nemrud arasındaki tartışmayı örnek gösterip, Kur'an'ın, Tanrı'nın varlığını ispatlamak üzere kullandığı mantığın, hiçbir bilimsel değeri olmadığı iddiasına ne dersiniz?

Her mümin şunu kesinlikle biliyor ki, hiçbir gerçek bilimsel veri, Kur’an’ın doğru anlaşılmış hiçbir hakikatiyle ters düşmez. Çünkü, “mücessem bir Kur’an olan” kâinat kitabının sahibi de “kâinat kitabının ezelî bir tercümanı olan” Kur’an’ın sahibi de Allah’tır. Sonsuz kudret, hikmet ve ilmini yansıtan bu iki kitabın çelişmesi imkânsızdır.

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Allah kendisine hükümdarlık verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrâhim ile tartışan kişinin haline bir baksana! İbrâhim ona: 'Benim Rabbim hayatı veren ve hayatı alandır.' deyince O: 'Ben de yaşatır ve öldürürüm.' dedi. Bunun üzerine İbrâhim: 'İşte Allah güneşi doğudan doğduruyor, haydi sen de batıdan doğdur bakalım!' der demez kâfir donakaldı. Zaten Allah zalimleri hidayet etmez, emellerine kavuşturmaz.”(Bakara, 2/258).

Soruda söz konusu edilen  “asıl senin Allah’ın batıdan (güneşi) getirseydi ya” sorusu -yeni keşfedilmiş değil- bundan yaklaşık 1000 sene önce yazılmış tefsir kaynaklarında da yer almıştır. (bk. Razî, ilgili ayetin tefsiri)

Öyle anlaşılıyor ki, Hz. İbrahim (as) ile Allah üzerine tartışmaya girişen bu hükümdar, Allah'ın varlığını kökünden inkâr eden biri değildi; O sadece Allah'ın birliğine, ortaksızlığına, evreni ve bütün evrensel olayları tek başına tasarlayıp yönlendirdiğine inanmıyordu. Tıpkı cahiliye zihniyetli bazı sapıklar gibi; onlar da Allah'ın varlığını kabul ediyorlar, fakat Allah'a hayatları üzerinde etkili ve aracı olduklarını düşündükleri bir takım ortaklar koşuyorlar. Ayrıca bu hükümdar, egemenliğin sadece Allah'a ait olduğunu, dünyevi gelişmeler ve toplumun yasal düzenlemeleri konusunda Allah'ın hükmü dışında hiçbir hükmün geçerli olmayacağı ilkesini de benimsemiyordu. (Seyyid Kutup, Fi Zilal, ilgili ayetin tefsiri)

Hz. İbrahim (as9’in hükümdara karşı getirdiği delil şudur:

"İbrahim; `Benim Rabbim diriltebilen/yaşatabilen ve öldürebilendir' dedi."

Öldürme ve diriltme olguları, insanın duyu organları ile aklının önünde cereyan eden ve her an sürekli tekrarlanan olgulardır. Bu iki olgu, aynı zamanda -taşıdıkları gizemleriyle- insanı şàşırtan ve idràkini ister-istemez insan dışı bir kaynağa, yaratıkların dışındaki bir kudrete yönelten birer sırdırlar. Bütün canlıları aciz bırakan bu bilmecenin çözümü için var etme ve yok etme gücünde olan Allah'a başvurmaktan başka çare yoktur. İnsanlar olarak biz, hayatın ve ölümün mahiyetini şu ana kadar anlayabilmiş değiliz. Sadece bu olguların yaşayanlarda ve ölülerde beliren görüntülerini algılayabiliyoruz. Bu yüzden hayatın ve ölümün kaynağını mutlak anlamda bilmediğimiz bir güce, yani Allah'ın gücüne dayandırmak, Ona havale etmek zorundayız.

İşte bundan dolayıdır ki, Hz. İbrahim (as) başka hiç kimsenin ortak olamayacağı, başka hiç kimsenin O'nu sahibi olduğunu ileri süremeyeceği sıfatı ile Allah'ı tanıtmak ve kendisine kimin ilâh olduğuna inandığını ayrıca hüküm verici, kanun koyucu olarak kimi gördüğünü soran hükümdara "Benim Rabbim, diriltebilen ve öldürebilendir" diye cevap verdi.

Şüphesiz, ledünni (Allah vergisi) yeteneklere sahip bir peygamber olan Hz. İbrahim (as), "öldürmekten” ve "diriltmekten" söz ederken,  bu olguları hiç yoktan var etmeyi kastediyordu.

Hükümdar: "Ben de diriltebilir (yaşatabilir) ve öldürebilirim dedi."

Söz bu noktaya gelince Hz. İbrahim (as), bu dehşetli gerçeği, can alıp can verme realitesini, insanlığın şu güne kadar hakkında hiçbir şey öğrenememiş olduğu bu korkunç sırrı hafife alan, onu ucuz bir polemik konusu yapmaktan çekinmeyen bu şımarık adamla arasındaki tartışmayı, hayatın ve ölümün ne anlama geldiği konusuna kaydırarak uzatmak istemedi.

"Bunun üzerine İbrahim `Allah, güneşi doğudan getiriyor, sen de onu batıdan getir, bakalım' dedi."

Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın Nemrud’a karşı kullandığı “öldürme ve diriltme” delilinden sonra, “güneşin doğması ve batması” deliline intikal etmesi, cüz'î bir öldürme ve diriltmeden dünya çapında genel bir kanun olarak var olan küllî öldürme ve diriltme istidlaline bir geçiştir, bir intikaldir ve bir terakkidir; o delilin en parlak ve en geniş dairesini göstermektedir. Yoksa, bir kısım tefsircilerin dedikleri gibi kapalı bir delili bırakıp daha açık bir delile çıkmak değildir. (Nursi, Mektubat, Yirminci Mektup, Sekizinci Kelime, haşiye)

Hz. İbrahimin (as)’in “Rabbim güneşi doğudan getirir” demekten maksadı sadece güneşin doğup batması değildir; güneş olmadan varlığını sürdürmesi mümkün olmayan, bitkisel, hayvansal ve insani tüm hayatların, güneş olmazsa öleceğine, onun varlığıyla dirileceğine işaret etmektedir. Bu ikinci delil, birinci delilin devamıdır. Küçük çaplı bir diriliş hareketinden dünya çapında geniş çaplı bir diriliş hareketine intikaldir. İlk diriltme ve öldürme hareketini bilerek veya gözardı ederek ferdi bir olayda  bir iki kişi için kullanan Nemrut’un bu şarlatanlığına karşı Hz. İbrahim (as) âdeta şöyle demektedir:

“Benim Rabbim dünyadaki tüm dirilişlerin ve ölümlerin bir sebebi olan güneşi yaratmış ve her gün bunu bize getirip lütfediyor. Senin de elinden gelirse -ki başka bir güneşi yaratman zaten mümkün değildir- hiç olmazsa aynı güneşin yönünü değiştir, onu batıdan getir de görelim.”

Güneşin doğudan doğması da her gün tekrarlanan, bakışların ve idraklerin dikkatini çeken, bir kerecik olsa bile normal zamanını değiştirmeyen, gecikme yapmayan evrensel bir realitedir. Bu realite insan fıtratına seslenen bir ilâhi tanıktır. Hatta evrenin yapısı, astronomik gerçekler, bu alanda geliştirilen teoriler hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanlara bile mesaj veren somut bir belgedir. Zaten peygamberlerin mesajları aklî, kültürel ve sosyal gelişmenin her aşamasındaki insana hitap eder, onları oldukları yerde bulup ellerinden tutarlar. Bundan dolayı fıtrata hitap eden, aynı zamanda karşı konulmaz meydan okuma üslubu benimsenmiş ve bu üslup küstah hükümdarın yüzüne vurulmuştu.

Nemrut “Haydi söyle de senin Rabbin güneşi batıdan getirsin” demedi, çünkü bunun manasız bir hezeyan olacağını biliyordu. Nemrut, Allah’a şirk koşuyordu, kendini de topluma sözünü geçirecek bir ilah gibi olduğunu tasavvur ediyordu, fakat kâinatı yaratan bir kudretin varlığını inkâr etmiyordu. Bu sebeple, güneşin doğudan doğması, evrenin nizam ve intizamıyla ilgili bir konu olduğunu, Allah’ın böyle bir düzeni -kendisi istedi diye- bozmayacağını, kıyameti koparmayacağını biliyordu. Böyle bir şeyin olması kendisinin de sonunu getireceğini idrak edemeyecek biri değildi.

Kaldı ki, münazarada, münakaşa konusu olan bir şeyin eski konumu “zilyed” olan asıl sahibinde olduğu gibi kabul edilir, o mala sahip çıkmak isteyen kimse ise, onun kendisine ait olduğunu ispat etmek durumundadır. Bizim konumuzda, güneş Allah’ın yarattığı bir mahluk olduğu kabul edilmiş bir realitedir. “Zilyed” tarafı Allah’tır, güneşin zilliyeti milyonlar seneden beri O’na aittir. Öyleyse, güneşi kendine mal etmek, emrinde olduğunu göstermek isteyen taraf olan Nemrut, bunu ispat etmek durumundadır. Bunu ispat etmenin yolu, güneşin mevcut olan konumunu değiştirmek, komutasının güneş tarafından dinlendiğini göstermek zorundadır. Bunu becerememesi ve susup dona kalması, güneşin ve hayatın ve ölüm realitesinin yegâne sahibi Allah olduğunun açık belgesi olmuştur.

"Bunun üzerine o kâfir adam şaşırıp kaldı, söyleyecek söz bulamadı."

Meydan okuma, hedefine varmıştı. Durum açıktı. Yanlış anlamaya, yanlış yorum yapmaya, tartışmaya, polemiğe yer yoktu. Bu durumda yapılabilecek en iyi şey, teslim olmak, iman etmekti. Fakat şımarıklık ve büyüklük kompleksi kâfiri; gerçeğe dönmekten alıkoyar.

"Benim Rabb'im, diriltebilen ve öldürebilendir". "Allah, güneşi doğudan getiriyor, sen de onu batıdan getir, bakalım."

Biri insanların kendi öz yapılarına, öbürü ise dış dünyalarına ilişkin iki gerçek. İki müthiş evrensel gerçek.

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategorisi:
Soru ve Cevaplar
Gönderi tarihi: 05-03-2010
8,204 kez okundu
Bu Kategorideki Diğer Yazılar
  1. "Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." (Bakara, 2/256) Bu ayeti nasıl anlamalıyız?
  2. Nahl Suresi 32. ayette: "(Onlar,) meleklerin, "Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir." buyuruluyor. Burada "melekler" deniyor, can alan melek kaç tanedir?
  3. Fatıma Mushafı nedir? Böyle bir şey var mıdır; varsa da bu nasıl mümkün olabilir?
  4. "Muhakkak ki muttakîler cennetlerde ve ırmakların başındadırlar. Doğruluk makamında güçlü bir hükümdarın katındadırlar" (Kamer 54; 54-55) Ayetlerin manasını açıklar mısınız?
  5. “(Kurtuluş) ne sizin kuruntularınıza, ne de Ehl-i kitab’ın kuruntularına göre olacaktır” (Nisa 123) ayetinde geçen “siz” den maksat Müslümanlar mıdır?
  6. Namaz kaç vakittir? Nur Suresi 58. ayette namazın üç vakit olduğu ifade edilmiyor mu? "Ey inananlar, emriniz altında çalışanlar ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar üç kez izin almalıdırlar: Sabah namazından önce, öğle vaktinde dinlenmek için..."
  7. “Biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız." (Taha, 97) ayetine göre, Altın buzağının eriyip yok olması ve küllerinin denize savrulması mümkün müdür?
  8. Kur'an-ı Kerim ayetlerinin bir ksımının günümüzde uygulanamayacağı söylenmektedir. Bu konuda nasıl düşünmeliyiz?
  9. Nisa 142. ayette münafıkların "Allah'ı pek az andıkları" belirtilmektedir. Bu ifade ile kastedilen mana nedir, Allah'ı anmak nasıl olmalıdır?
  10. Meryem suresinin 71. ayeti kerimesinde cehennem için "içinizden oraya girmeyecek kimse kalmayacak" buyruluyor. Müminler dahi girecek mi?
Block title
Block content