Ahzab suresinin 23 ve 35. ayetler neyi anlatıyor? 35. ayette geçen özellikler, mümin kadın ve erkek hepsinde olması gerekiyor mu? Bu özellikleri kısaca açıklar mısınız?

Cevap 1:

Ahzab Suresi'nin 23. ayetinde savaşa girmiş olup da şehit olan bazı kimselerle hayatta kalan kimselerden söz edilmektedir.

Bir çok hadis kaynaklarında belirtildiği üzere, Enes b. Nadr adındaki sahabî, Bedir Savaşı'na katılmadığı için çok üzülüyor ve ara sıra şunu söylemekten çekinmiyordu: 'Resulullah'ın (a.s.m) ilk gazvesine katılamadım. Eğer Allah bundan sonra böyle bir fırsatı bana verirse, elbette neler yapacağımı görecektir.'

Nihayet Uhud Savaşı oldu ve bu zat da savaşa katıldı. O kadar şahadeti arzuluydu ki, bir ara Sad b. Muaz'la karşılaştı ve ona 'Oh, ne güzel! Vallahi ben Uhud'un yamaçlarında cennetin kokusunu alıyorum.' demişti.

Savaş bittiğinde yetmiş şehit arasında bulunan Enes b. Nadr'ın vücudunda 80'den fazla kılıç, mızrak ve ok darbesi bulundu. İşte Ahzab Suresi'nin 23. ayetinin ilk cümlesinde onun -ve benzerlerinin- sadakatine işaret edilmiştir. Sahabelerden bir çoğu hep şahadeti arıyordu, fakat ecel gelmediği için hep onu bekliyordu. Ayette yer alan 'kimi de şehitliği gözlemektedir' mealindeki ifadesi de bu yiğitlere işaret etmektedir. (bk. İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri)

Ayetin meali şöyledir: 'Müminlerden öyle yiğitler vardır ki Allah'a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat ettiler.Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi, kimi de şehitliği gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.'(Ahazab, 33/23)

İnsanlar dünyada amaçlarına ulaşabilmek için uygun örnek ve rehberler edinirler, bunların yollarını izleyerek, tavsiyelerine uyarak hareket edip istediklerini elde etmeye çalışırlar. Allah'a iman edip O'nun rızâsını isteyen, âhirette lütfedeceği emsalsiz nimetlere mazhar olmayı uman ve daima Allah sevgisiyle yaşamak isteyen insanlar için eşi bulunmaz örnek, O'nun sevgili kulu, elçisi, rahmeti, şahidi, müjdecisi, davetçisi, ışığı olan Muhammed Mustafa (sav)'dir. Onun örnekliği yalnızca Hendek Savaşı'ndaki davranışlarında değil müminlerin bütün hayatlarında geçerlidir.

Hendek Savaşı'nda müminler, Hz. Peygamber (sav)'i örnek almışlar, ona itaat ederek dünyada önemli bir zafer kazanmışlar, âhirette ise büyük bir ödülü hak etmişlerdir.

Cevap 2:

Ahzab Suresi'nin 35. ayetinin meali:

'Allah'a teslim olan erkekler ve teslim olan kadınlar, İslâm dinine iman eden erkekler ve iman eden kadınlar, taate devam eden erkekler ve taate devam eden kadınlar, dürüst erkekler ve dürüst kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazı erkekler ve mütevazı kadınlar, hayır yolunda infak eden erkekler ve infak eden kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve çok zikreden kadınlar var ya, işte Allah onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.'
(Ahzab, 35)

Aslında bu ayette verilen mesaj, erkeklerle kadınların hak-hukuk açısından aynı pozisyonda oldukları, eşit statüyü paylaştıklarıdır.

Ayette yer alan hususların bir kısmı iman ve İslam'ın temel unsurlardır. Onlar olmadan dinden bahsedilemez. Bir kısmı ise, İmanın şartı olmamakla beraber, ayetin sonundaki ilahî vaade layık olmanın garantisi gibidir. Bununla beraber, bütün insanların aynı seviyede olduklarını düşünmek mümkün değil ve doğru da değildir. Örneğin kimin 'sabır, sadakat, huşu'dan nasibi fazla ise o kimse o nispette yüksek dereceler kazanır.

Bu âyette iki nokta dikkat çekicidir:

1. İbadet, iyilik ve erdem sahibi olmak, bunlar sayesinde kulluk imtihanını kazanmak, yüksek manevî dereceler ve ödüller elde etmek, hâsılı kâmil insan olmak bakımından kadınla erkek arasında fark yoktur; her iki cins kemal için fırsat eşitliğine sahiptirler.

2. Allah'ın ve Resulü'nün (sav) rızâsına ermek, âhirette eşi benzeri görülmemiş nimetler elde etmek için Peygamber eşi veya Ehl-i beyt olmak şart değildir. Onların özel bir yerleri bulunmakla beraber bütün müminlerin önünde ilâhî lütuf ve nimet kapıları açıktır; yeter ki insanlar, bu âyette sıralanan iman, İbadet ve ahlâk kemaline sahip olmak için gayret etsinler.

Her müminin bu sayılan vasıflardan az-çok payı vardır. Ancak, ayetin 'Allah onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır' alindeki son cümlesi, -Peygamberlerden başka- insanların masum olmadıklarının da kanıtıdır.

Cevap 3:

Bu ayetin iniş nedeni hakkında farklı rivayetler olmakla beraber temel olarak sahabi kadınlardan gelen: 'Ya Resûlellah! Kur'ân'da daha çok erkekler hayır ile anılmaktadır; yoksa biz kadınların hayır, ibâdet ve itaatimiz kabul edilmeyecek mi?' sorusudur. (bk. Lübabu't-te'vil; Câmiu'l-beyân, 22/8; İbn Kesîr, 3/487; Kuran Yolu; İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

Fazîletlerin tamamını kendinde toplayan on özellik:

Cenâb-ı Hak önce kadınlarla ve dolayısıyla aile yuvasıyla ilgili aydınlatıcı ve yönlendirici emir ve tavsiyelerde bulunduktan, uyulması lüzumlu birtakım kuralları açıkladıktan sonra, hayata gözlerini açan her insanın, hem dünyasını, hem de âhiretini mutluluğa eriştirmesi için şu on vasfı, diğer bir anlatımla, on özelliği kendinde taşımasını konu edinerek en doğru yolu göstermektedir:

1. İslâm: İslâmiyet Cenâb-ı Hakk'a inanarak teslim olmak, baş eğip itaat etmektir. Bu manayla, diğer dokuz özelliği kendinde taşıyan kişiye, gerçek anlamda 'Müslüman' denir.

Hakk'a teslimiyet, gösterip baş eğen kimse, çevresindeki insanlara da güven ve huzur verir; herkes onun elinden ve dilinden emin olur. Zira dinin özü ve mayası, 'Tevhîd İnancı' doğrultusunda Cenâb-ı Hakk'a kayıtsız, şartsız baş eğip teslimiyet göstermek ve selâmet yolunu tutup çevreye güven ve huzur vermektir.

2. İmân: İmân, şartlara uygun olarak dil ile ikrar, kalp ile tasdîkten ibarettir. Kendini bu düzeye getiren kimseye 'mü'min' sıfatı lâyık görülür. İslâm, bir bakıma zahirî bir teslimiyeti andırdığından, 'Müslüman' sıfatından hemen sonra 'mü'min' sıfatı getirilmiştir.

3. Kânit: İman ve teslimiyet havasında Hakk'a ibâdetle O'nun yüce huzurunda boyun eğip sadakatte bulunmak anlamına delâlet eden 'kânit' çok yönlü bir kavramdır. Edeple durmak, duâ etmek, baş eğmek, namazda uzun süre ayakta durmak gibi mânalara da delâlet eder.

Böylece İslâm ve İmân, sadakatle kulluğu gerektirdiğinden, o iki sıfattan sonra bu sıfat anılmıştır.

4. Sadakat: Sözünde, özünde, davranışında doğru olup, aleyhine bile olsa doğruluktan ayrılmayan kimseye 'sadık' denir. Her şeyin başında. Kelime-i Şehadet'i söyleyen müslüman mü'min, iki şehadetin gerektirdiği hususları yerine getirme konusunda Rabbine söz vermiş olur ve bu sözüne sadık kalması gerekir, İşte Cenâb-ı Hak, yüce huzurunda boyun eğip itaat üzere ibâdet eden kulunu 'sadık' sıfatıyla anmaktadır.

5. Sabır: İman ve İslâm'ın gereğini yerine getirirken dayanma gücünü ortaya koyan, karşılaştığı üzücü olaylara göğüs geren, başa gelen dert ve musibetlere katlanıp kazaya rıza gösteren; ibâdet, meşru iş, ilim ve hayırlı konulara yönelirken azimle devam eden kimseye 'sâbir' denilir. Sabreden kimseyi; bela ve musibetlere karşı sabırlı olan, ibadetleri yapmada ve devam etmede sabır gösteren, günahlardan sakınmada da sabır ve metanet gösteren, diye özetlemek mümkündür.

6. Huşu': Allah'ın huzurunda sükûnet, gönül huzuru, sevgi, tevazu' ve saygı ile durup edep ölçüleri içinde korkmak anlamına gelen 'huşu'' da geniş kapsamlı bir kavramdır. Kendini kulluğun bu çizgisine getiren mü'mine 'Hâşi'' denir. İslâm'ın va'dettiği selâmet yolunda sadakat ve sabrını ortaya koyan mü'mine yakışan güzel vasıflardan biri de, şüphesiz ki 'huşu''dur. O bakımdan sadakat ve sabırdan sonra bu sıfata yer verilmiştir.

7. Sadaka: Sadaka, 'sıdk' kökünden türetilmiştir. Gelir kaynağı ve yeterli işi olmayan, kazanma imkânı çok sınırlı bulunan fakir ve muhtaçlara; dost ve yakınlara Allah için yardım etmek suretiyle sadakatini ortaya koyan mü'mine 'mutasaddık' sıfatı verilir. Böylece mü'min bedenî ibâdetin yanında malî ibâdette de bulunmak suretiyle doğruluğunu tazelemiş olur. Sadaka, çok yönlü bir yardımı ifade eder. Şöyle ki, yolda müslümanlara eziyet veren bir şeyi gidermekten tutun da, kişinin kendi eşinin ve çocuklarının ağzına koyduğu bir lokmaya ve insanlara karşı güler yüz, tatlı dil izhar etmesine kadar yapılan her iyilik bu kelimenin kapsamına girer. Şüphesiz Allah'tan saygı ile korkup O'na teslimiyet gösteren mü'min, mal ve servetin amaç değil, gerçek amaca erişmek için araç olduğunu bilir ve kazandığı nimetleri yalnız kendi inhisarı altında tutmaz, fazlasını muhtaç durumda olan din kardeşlerine vermek suretiyle yalnız kendisi için yaşamadığını ve kendisi için kazanmadığını ortaya koyarak toplumdan kopmaz bir parça olduğunu her vesileyle ispatlar.

8. Oruç: Oruç, daha çok bedenî bir ibâdettir. Hayvanî sıfatı zayıflatıp melekî sıfatı kuvvetlendirmek; nefse karşı hâkimiyet sağlayıp irâdeyi en iyi şekilde kullanmak demektir. Mü'min sadaka vermek suretiyle malını, oruç tutmak suretiyle de bedenini temizler.

9. İffet ve namusu korumak: Bu da oruç ibâdeti gibi, nefsanî arzulara karşı üstünlük sağlamayı; her şeye rağmen meşru' sınırları aşmamayı gerektiren bir sıfattır. İnsanı kemal derecesine yükselten hasletlerden biri de, şüphesiz ki, namus ve iffeti, emredildiği şekilde korumak; şehevî duyguyu meşru olan yana çevirip kanalize etmektir. O bakımdan oruç ibâdetinden hemen sonra iffet ve namusu koruma anılmıştır.

10. Allah'ı çokça anmak: Yukarıda sıralanan dokuz vasfı kendinde toplayan mü'minler nefis ikliminden uzaklaşır, İblîs'e sırt çevirerek rahmânî aydınlığa doğru yönelirler. Böyle olunca da her gün Allah'a biraz daha yakın olma bahtiyarlığına kavuşurlar. Artık kalpleri daha çok Allah ile dolup taşar, O'nun sevgi ve korkusuyla süslenir de oradan dile taşarak kalbî zikirle birlikte dil ile zikretmeye yönelirler. Bundan derunî zevk duydukları için gece ve gündüz Allah'ı anmayı unutmazlar; işe başlarken, evden çıkarken, oturup kalkarken hep O'nu hatırlarlar.

İşte dünya uğrağına gelip ebediyet yolculuğuna devam eden mü'min erkeklerle mü'mine kadınlar bu on sıfatla kendilerini donatıp yönlendirme basîretine eriştiklerinden dolayı, Allah onlara mağfiret ve büyük mükâfat hazırlamıştır.

Diyebiliriz ki, dengeli, düzenli bir toplum ve aile için ideal sıfatlar bunlardır. Yetişmekte olan kuşakların ruh ve dimağlarına, bu son derece faydalı hasletleri işlemek ciddi bir eğitim meselesidir. O bakımdan Cenâb-ı Hak bu sıfatları sıralarken hem erkeklerden, hem de kadınlardan söz ederek dinde, ahlâk ve fazilette eşit durumda mükâfatlara sahip olduklarına işarette bulunmuştur.

Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Soru ve Cevaplar
Gönderi tarihi: 07-07-2009
5,010 kez okundu
Bu Kategorideki Diğer Yazılar
  1. "Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." (Bakara, 2/256) Bu ayeti nasıl anlamalıyız?
  2. Nahl Suresi 32. ayette: "(Onlar,) meleklerin, "Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir." buyuruluyor. Burada "melekler" deniyor, can alan melek kaç tanedir?
  3. Fatıma Mushafı nedir? Böyle bir şey var mıdır; varsa da bu nasıl mümkün olabilir?
  4. "Muhakkak ki muttakîler cennetlerde ve ırmakların başındadırlar. Doğruluk makamında güçlü bir hükümdarın katındadırlar" (Kamer 54; 54-55) Ayetlerin manasını açıklar mısınız?
  5. “(Kurtuluş) ne sizin kuruntularınıza, ne de Ehl-i kitab’ın kuruntularına göre olacaktır” (Nisa 123) ayetinde geçen “siz” den maksat Müslümanlar mıdır?
  6. Namaz kaç vakittir? Nur Suresi 58. ayette namazın üç vakit olduğu ifade edilmiyor mu? "Ey inananlar, emriniz altında çalışanlar ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar üç kez izin almalıdırlar: Sabah namazından önce, öğle vaktinde dinlenmek için..."
  7. “Biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız." (Taha, 97) ayetine göre, Altın buzağının eriyip yok olması ve küllerinin denize savrulması mümkün müdür?
  8. Kur'an-ı Kerim ayetlerinin bir ksımının günümüzde uygulanamayacağı söylenmektedir. Bu konuda nasıl düşünmeliyiz?
  9. Nisa 142. ayette münafıkların "Allah'ı pek az andıkları" belirtilmektedir. Bu ifade ile kastedilen mana nedir, Allah'ı anmak nasıl olmalıdır?
  10. Meryem suresinin 71. ayeti kerimesinde cehennem için "içinizden oraya girmeyecek kimse kalmayacak" buyruluyor. Müminler dahi girecek mi?
Block title
Block content